Yarasaların Öcü





Yuva canlılar için önemlidir. Yaşama eyleminin başladığı, gerektiğinde sığınıldığı, üreme işlevinin yerine getirildiği, türün sürekliliğinin sağlandığı yataktır. Yuva canlı varlıkların var oldukları ilk çevredir.

İnsanlığın toplumsal deyişlerinde, her dilde, “yuva bozmak” olumsuz bir davranış olarak kabul edilir, hatta lanetlenir.


Balıkesir ilinde, Kaz Dağı ile Madra Dağı arasında kalan vadiye uzanan Havran Ovası, aslında zeytin ağaçlarının yuvasıdır. Bu yörede her yan zeytin bahçeleriyle kaplıdır. İnsanların çoğu karınlarını zeytincilikle doyurur. Sofralık zeytini de, zeytinyağı da nitelikte eşsizdir.

Antik çağlarda, kokulu üzümleriyle Pergamon kraliçelerine ürün sunan bu bereketli topraklar, Edremit Ovası’yla birlikte Thebe Ovası olarak da anılırdı.

Zeytin ağaçları mayıs sonu haziran başında çiçek açar. Sarı beyaz çiçekler rüzgarla, arılarla, böceklerle, diğer uçucularla döllenir, meyveye yatar. İyi rüzgar varsa, uçan canlılar polenleri ağaçlar arasında iyi taşırsa o yıl ürün bol olur. Aksi, üretimde hüsrandır.

Büyük bilgin Albert Einstein bile; “Arılar yok olursa insanlık da birkaç yıl içinde yok olur!”, demiyor mu?

Son yıllarda Havran yöresinde arazilerin sulanması için küçük bir baraj yapılır. Amaç, yaklaşık 3 bin 500 hektar alanı sulamak, aynı zamanda taşkınları önlemektir. 72 milyon TL harcanarak gerçekleştirilen bu yatırım bölgede sevinçle karşılanır. Üretim artacak, teknik kolaylaşacaktır. Beklenti budur.

Ancak bir sorun vardır! Barajın yapıldığı, bir yanı kayalık alanda, yarasa yuvaları bulunur.

Yarasalar büyük mağaralarda barınırlar. Yöre onların doğal yaşama ortamıdır. Belki de yüzbinlerce yıldır orada yaşamaktadırlar. Çevrenin bir parçasıdırlar.

Yarasa ilginç bir varlıktır. Uçabilen tek memeli hayvandır. Kanatları deridir. Küçücük gözleriyle de görebilir ama genellikle kanatlarını çırparken çıkardığı yüksek frekanslı seslerin bir cisme çarpıp yansımasıyla çevrelerindeki varlıkları, avları algılar.

Ses dalgalarına duyarlıdır. Canlı radar gibidir! İnsan kulağı, frekansı en çok 20 bin olan sesleri duyarken, yarasa frekansı 200 bin olan sesleri rahatlıkla duyabilir.

Böceklerle, sineklerle, meyvelerle beslenir. Yuvalarında, baş aşağı durarak uzun kış uykularına yatar.

Bilimsel adı Myortis Emerginatus olan Havran’ın yarasaları çevrede insanlardan saygı görmektedir. Çünkü onlar, kendi beslenmeleri için zeytin çiçeklerine zarar veren sinekleri, tırtılları yemekte, çiçeklerin döllenmesine yardımcı olmaktadır. Bu da çiftçiler için iyi bir şeydir.

Bu nedenle, Havran barajında su tutulmadan önce, çevre koruma bilincinin yükselmesi, bölge insanlarının ısrarıyla, yuvaları suya gömülecek yarasaları korumak için yetkililer tarafından yapay mağaralar yapılır.

Gel gör ki, evdeki hesap çarşıya uymaz!

Baraj suyla dolup, İnboğazı denen yerdeki mağaralar göl altında kalınca, yarasalar ortadan kaybolur. Yuvaları bozulmuştur.

Sonradan yapılan sığınaklara göç etmeleri, taşınmaları umulur ama sağda solda rastlanan yarasa ölülerinden başka yarasa çevrede görülmez. Yapay mağaralar boştur.

Yapay yuvalara değil, hala gerçek yuvalarını aramaktadır belki kayıp yarasalar!

Yörede sesler yükselmeye başlar. “Sayıları 20 bin olarak tahmin edilen yarasa nüfusunun nereye gittiği, ne olduğu sorulur.”

Bu arada, bölge ekonomisinin can damarı olan zeytin, zeytinyağı üretiminde 2009 yılı bol ürün beklenen bir yıldır. Havalar uygun gitmiş, toprak bol yağış almıştır. Ağaçlar çiçeklerle doludur. Ve çiçekler meyve tutar. Zeytin üreticisi için en önemli tarımsal mücadele, zeytin sineği denen zararlıya karşı yapılan mücadeledir.

Zeytin tanesini zedeleyen bu sinek, tanelerin yere düşmesine, çürümesine, dolayısıyla zeytinyağı kalitesinin azalmasına, az ürün elde edilmesine yol açar.

Çiftçi bu zararlıyla değişik yöntemlerle mücadele eder ama, kimilerine göre, aslında bu sinekleri doğal olarak yok eden yarasalardır. Bilim adamlarına göre günde 2 bin-2 bin 500, 100-250 kg sinek yerler. Doğal besin zinciri, doğanın kendi dengesini kurmasında en önemli etkendir.

İddialara göre, baraj yapımıyla üretim artışı beklenirken tam aksi görülmüş, yarasaların yok olmasıyla ürün kaybı artmıştır. 2009 yılı üretiminin düşük olmasının nedenlerinden biri olarak yarasaların yuvalarının bozulması kabul edilir.

Biliniyor ki, içinde yaşadağımız doğa binlerce yıllık doğal oluşumun sonucudur.

Çevreye, iyi düşünülmeden, iyi araştırılıp değerlendirilmeden, yalnızca ekonomik kaygılarla ve güncel ihtiyaçları karşılama güdüsüyle yapılan müdahaleler hiç beklenmeyen olumsuzluklarla karşılaşılmasına neden olabiliyor.

Doğanın dengesiyle oynanması yalnız diğer canlıları değil, insanların varlığını da tehdit ediyor.

İnsanlık yalnızca yılanların, yarasaların değil, tüm doğanın öcünden çekinmelidir.

Bunun tek yolu doğaya ve çevreye saygıdır.

BİZİMBAHÇE


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Işığı Tanımamış memeli .... (yarasasızlaşmak)

Dupnisa Mağarası, yarasalar için büyük önem taşıyor.Küçük fare kulaklı yarasa, mağaranın sakinlerinden..
M. OKTAR GÜLOĞLU


Buğday Derneği 'nden Güneşin Aydemir , yarasaları, yere inememiş, ışığı tanıyamamış bu memelilerin hassas dünyasını anlatıyor:


Çatısı henüz kapanmamış küçük bir ahşap kulübe yapıyorduk. Üstünü de güneşin yakıcı alevinden korunmak için geçici olarak kıl bir yaygı ile örtmüştük. Gün akşama dönünce yaygıyı kaldırdı Victor, daha doğrusu savurdu şöyle bir. Hayal misali bir yaratık uçuverdi, uçuverdi, geldi Victor'un bacağına tutundu. İncecik parmaklarıyla bir çocuk gibi sımsıkı sarılmıştı. O kadar narin ve sevimliydi ki hareketsiz duruyordu Victor, ben de eğilmiş epey bir tezahüratta bulunmuştum. Gören Victor'un bacağını incelediğimi sanabilirdi, nereden bilecekti ki orada küçük bir yarasa var ve ona bakıyorum...


Kanatları yumuşacık, kadife gibiydi. Kafası ufacıktı ve yan duruyordu. Elleri, parmakları ve tırnakları çok belirgindi. Gecenin yaratığı olduğu her halinden belliydi. Yavru bir canlıydı. Belki de orijinal büyüklüğü ve ifadesi böyleydi, aslında yetişkin bir yarasaydı. Ama tıpkı bir yavru gibiydi işte. Evrimin bir noktasında kalmış gibiydi. Yere inememiş, ışığı tanıyamamış bir memeliydi. Zeytinliğimizdeki zeytin sinekleriyle besleniyordu ve bu nedenle de onu ayrıca seviyorduk. İyi ki vardı ve iyi ki buradaydı. Sıkılmış olmalı ki, birden uçup gitti...

Dupnisa'nın Yarasaları


Yarasaların ilginç bir yaşamı vardı, bunu biliyordum. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nde çalıştığım dönemde, 2001 yılı olabilir, tesadüfen sekreterin telefonda şu cümleleri söylediğini duydum.
'Evet ama beyefendi, biz yarasalarla ilgilenmiyoruz, yani kuş olsa neyse, uçuyor ama kuş değil ki...'
Kaynar su başımdan aşağıya boşaldı. Nasıl oluyor da ilgilenmiyoruz? Yarasalar ne zamandır doğal hayatın dışında sayılıyor ki biz onlarla ilgilenmiyoruz? Ona telefonu vermesini söyledim:


'Kusura bakmayın, buyurun sizi dinliyorum, sorun nedir?'

Karşımdaki ses biraz afalladı ama nihayet derdine derman olabilecek birine ulaştığı için de memnundu tabii.


'Ben Boğaziçi Üniversitesi'nin mağara araştırma grubundanım' diye söze başladı. 'Bizim sürekli gidip antrenman yaptığımız bir mağara var İğneada'da; Dupnisa Mağarası. Burada birçok yarasa yaşıyor ama mağarayı turizme açacaklarmış, o nedenle içinde inşaat yapıyorlar.'.


'Peki söyler misiniz, bu yarasalar hangi tür, sayıları ne kadar, nasıl bir turizm?'

Bir dedektif gibi soru soruyordum, o da cevaplıyordu.

'Bu, ender türden bir mağara. İçinde dere akıyor. Sulu ve kuru galerileri var, gerçekten tam bir doğa harikası. Yarasalar da sanırım iki türden ve çok sayıda, yani hocamız ‘Doğu Avrupa'nın en önemli mağarası' diyor.'
'Sizin hoca?'
'Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü'nden Andrezj Furman, kendisi yarasa uzmanıdır.'
'Tamam ben ilgileneceğim, sizi ararım' diyerek telefonu kapattım.
Önce Andrzej Furman ile görüştüm. Konu bir dilekçe ile yetkili mercilere bildirildi ve inşaatı durdurma ve bilirkişi ziyareti yapma kararı alındı. Sonra ben, Furman ve Kültür Bakanlığı yetkilileri birlikte mağaraya gittik. Mağarada on binlerce yarasa tavana yapışmış, aşağıya doğru sarkmıştı. Gerçi inşaat durmuştu ama bize mağarayı göstermek için bir jeneratör ışık yaktılar. O an Furman çıldırdı:
'Yarasalar şu anda kış uykusunda, metabolizmaları neredeyse durmuş vaziyette. Normal şartlar altında sürekli beslenmeleri gerekir, çok uzun zamandır beslenmeden bu şekilde uyuyorlar. Mağaradaki en ufak bir ısı-nem değişikliği onlara kış uykusu bitti mesajı verir ve kıpırdanmaya başlarlar.'


Nitekim kıpırdanmaya başlamışlardı bile. Furman bir sismograf gibi, az sonra olacak bir depremi haber veriyordu sanki.


'Kıpırdanınca da yere düşerler ve hiç enerjileri olmadığı için bir daha kalkamazlar, tekrar uyumaya devam edemezler, hepsi bir anda ölmeye başlar. Siz deli misiniz, ne yaptığınızın farkında mısınız?'


Sesi gittikçe sinirlendiğini gösteriyordu ve gerçekten de önümüze iki yarasa düşüverdi.

Ben gözlerime, kulaklarıma, etrafımda olanlara inanamıyordum. Üzerinde durduğum beton platforma da inanamıyordum. Üst mağara ile alt mağarayı birleştirmek için yapılan merdivene de, mağara boyunca döşenen aydınlatma elemanlarına da inanamıyordum. Hızla mağarayı terk ederken inşaat ekibinden biri, benim hayret ve tiksinti ile beton dökülmüş tabana baktığımı yakaladı ve bir açıklama yapma gereği duydu:
'Tabii efendim, şimdi bu yol böyle kalmayacak, yani bittiğinde taş döşenmiş olacak, siz de inanamayacaksınız, çok güzel olacak, doğal görünecek.' Ben zaten inanamadığımı, inanamamam için daha fazla şey yapmalarına da gerek olmadığını söyledim.
Ama o açıklama yapmaya istekliydi:

'Yani işte mağaranın taşlarından kullanacağız, aynen mağara gibi olacak.'


Bunları sırıtarak söylüyordu. Karşımdaki insanın gerçekten insan olup olmadığını merak ediyordum, yoksa az sonra elini çenesine götürecek ve yüzünün üzerindeki deriyi sıyırarak bana gerçek yüzünü mü gösterecekti? Yoksa vampir miydi? Bir yarasa vampiri. Evet, yarasa kanıyla beslenen bir vampir olabilirdi...


O ziyaretin sonucunda mağara doğal sit ilan edildi ama sonra sit derecesi düşürüldü diye hatırlıyorum.

Konuyu uluslararası platforma da taşıdım, yarasa uzmanlarıyla konuştum. Onlara raporları gönderdim, onlar da Bern Sözleşmesi sekreteryasında bir dosya açılması için lobi yapmaya karar verdi. Bunu Çevre Bakanlığı'na ilettim. Eğer bir dosya daha açılırsa çevre karnesine bir düşük not daha gelecekti. Zaten Caretta caretta'lar nedeniyle durumumuz parlak değildi. İşe yaradığını söyleyebilirim. Atlas'ta da bir yazı çıktı hatta o dönemde.

Dupnisa Mağarası'na epeydir gitmiyorum, uzun zaman oldu hatırını sormadım. Belki birlikte gideriz bir ara. Kim bilir?

İşte yarasaların öyküsü budur bendeki.

Yazı: Güneşin Aydemir / Atlas Şubat 2010, Sayı 203


Yeşil Atlas


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Bu çalışma yarasalar için


Türkiye'deki yarasaların sayısı, dağılımı ve tehditlerin araştırılması için Türkiye'deki Önemli Yarasa Mağaralarının Belirlenip Koruma Altına Alınması adlı çalışma başladı




İnternet üzerinden yarasa ihbarlarının toplandığı bu çalışmaya yaşadığı bölgede yarasa olan herkesin katılması bekleniyor.
Proje ekibi çalışmayı şöyle tanımlıyor:

-Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen 2011 Yarasa Yılında, doğa koruma odaklı çalışan sivil toplum kuruluşları, bilim insanlarını, yöre halkını ve meraklıları biraraya getirip Türkiye'deki yarasaları ve yaşam alanlarını tehdit eden unsurlar hakkında bilgilendirmek, aynı zamanda bilimsel araştırmalarımıza yön verebilmesi adına, Türkiye çapındaki yarasa yuvaları/kolonileri hakkında da onlardan bilgi almak. Böylece, bilimsel araştırmalar sonunda, Anadolu topraklarında yaşayan yarasa türlerine ve popülasyon büyüklüklerine dair bilimsel verileri toplayarak yarasalara ve habitatlarına yönelik yasal koruma statüleri edinebilmek."

Türkiye'de yaşayan yarasa türleri ve bu türlerin bulundukları habitatlar Bern Anlaşması uyarınca yasal olarak koruma altına alınmıştır. Ancak yarasaların hangi mağaralarda yaşadıklarının bilinmemesinden ötürü pratik olarak bir koruma yapılamamaktadır. Öte yandan Türkiye'de birçok mağara habitatı turizm, definecilik, barajlar ve taş ocakları gibi birçok etmenden ötürü tehdit altındadır.

Yarasalar Hakkında

Yarasalar, 1100 farklı türe sahiptir ve memeliler arasında en büyük çeşitliliğe sahip gruplardan biridir (tüm memeli türlerinin yaklaşık %20’si).
Yarasaların büyük çoğunluğu mağaralarda ya da ağaçlarda yaşar.

Yarasalar gündüz uyuyan ve gece avlanan canlılardır.

Bazı yarasa türleri kış uykusuna yatarlar. Kış uykusu süresince yarasaların vücut ısıları düşer. Kış uykusuna yatan yarasalar bazen tek başlarına, bazen de ısı kaybını azaltmak için koloniler halinde bir arada bulunabilirler. Yarasa kolonileri farklı türlerden binlerce yarasa barındırabilir.

Yarasaların büyük bölümü (%70’i) böceklerle, geri kalanların çoğu da meyveyle beslenirler. Tek bir mağarada yaşayan yarasa kolonisi, gece boyunca tonlarca sivrisinek, güve ve benzeri böceği yiyerek bu canlıların popülasyonunun kontrolünde önemli bir rol üstlenirler.



İLGİLİ DİĞER YAZILAR :

Edremit Körfezinde Yarasa katliamı

Yarasalar Direniyor . baraj faaliyete geçemiyor


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Edremit Körfezi’nde Yarasa Katliamı


( Oldukça eski  , ama  bu  yılın  Yarasa Yılı  olması nedeniyle , ilginç bir haber...
İzleyin: )

Çevre ve Orman Bakanlığı , Edremit Körfezi Havran’daki dünya ölçeğinde önemli yarasa mağarasının girişini kapatarak ve içini ışıklandırarak yarasaları mağaralarını terk etmeye zorluyor.
Havran’daki yarasa mağarası on türden 20 bin yarasaya ev sahipliği yapıyor ve bu nedenle Avrupa ve Türkiye’nin en önemli mağaralarından biri olarak kabul ediliyor.

Türkiye doğasını korumakla sorumlu Çevre ve Orman Bakanlığı, Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası anlaşmaları ve Hayvanları Koruma Kanunu’nu ihlal ederek toplu yarasa katliamı gerçekleştiriyor.



Havran’daki dünya ölçeğinde önem taşıyan yarasa mağarası, 1995 yılında yapımına başlanan Havran Barajı’nın su toplama havzası içinde yer alıyor.
Çevre ve Orman Bakanlığı, mağaranın sular altında kalacağının anlaşılmasının ardından oluşan Avrupa Birliği’nin baskıları üzerine çözüm olarak yarasalar için yapay bir mağara inşa etmişti. Ancak yarasalar sular altında kalacak doğal yuvalarında kalmaya direndi ve yeni mağaraya taşınmadı. Çevre ve Orman Bakanlığı bu durum üzerine mağaradaki yarasaların gürültü yapılıp ışık tutularak çıkarılmasına karar verdiğini açıklamıştı.

Bölgeden gelen son bilgiler, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın mağaranın girişini yarasalara kapatarak içini ışıklandırdığını doğruluyor. Çevre ve Orman Bakanlığı, bu faaliyeti ile Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası anlaşmaları ve Hayvanları Koruma Kanunu’nu ihlal ediyor.

Konu hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Başkanı Güven Eken şunları söyledi: “Binlerce dişi yarasanın çiftleşmek, doğum yapmak ve yavrularını emzirmek için kullandığı Havran’daki yarasa mağarası, Kuzey Ege’de yaşayan yarasalar için alternatifi olmayan bir yaşam alanı.
Yarasaların kış uykusuna hazırlandığı bu dönemde mağaranın kapatılması ve ışıklandırılması yarasaların sonu anlamına geliyor. Buradaki yarasa nüfusunun yok edilmesiyle, bölgedeki yarasaların nüfusunda ciddi bir azalma yaşanacak.
Zeytin zararlısı böceklerle beslenen ve zeytincilerin doğal destekçisi olan yarasaların azalmasıyla, bölge ekonomisi için büyük değer taşıyan zeytinliklerdeki doğal denge de bozulacak.”



Eken, sözlerine şöyle devam etti: “Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, asli sorumlulukları nı görmezden gelerek baraj sektörünün temsilcisi haline gelmiştir. Eroğlu’nun projeleri nedeniyle Türkiye’de yok olan canlı türünün ve doğal alanın haddi hesabı yoktur. Havran’daki yarasa mağarasında olup bitenler, Bakan’ın göz yumduğu yanlışlardan biridir. Hükümet, Türkiye’nin dört bir yanında Çevre ve Orman Bakanlığı eliyle yürütülen doğa katliamını ivedilikle durdurmalıdır”.

www.dogadernegi.org/


konunun tartışmaları :




bu işin bilimadamları (!) desteğiyle yapılması daha da vahim.
eskiden DSİye karşı çıkan tek kurum Çevre-Orman Bakanlığıydı. artık bu tarih oldu. bugün bakanlık DSİnin altında bir kurum gibi.

bu arada dün Havrandan arayan bir çevre derneği başkanının söylediği: bu elektrik barajı değil; sulama barajı değil, peki ne? Civarda çalışacak madenocaklarının ihtiyacını karşılamak için bir su deposu.
Doğa Derneği Başkanı Güven Eken şunları söyledi:
“Binlerce dişi yarasanın çiftleşmek, doğum yapmak ve yavrularını emzirmek için kullandığı Havran’daki yarasa mağarası, Kuzey Ege’de yaşayan yarasalar için alternatifi olmayan bir yaşam alanı. Yarasaların kış uykusuna hazırlandığı bu dönemde mağaranın kapatılması ve ışıklandırılması yarasaların sonu anlamına geliyor. Buradaki yarasa nüfusunun yok edilmesiyle, bölgedeki yarasaların nüfusunda ciddi bir azalma yaşanacak. Zeytin zararlısı böceklerle beslenen ve zeytincilerin doğal destekçisi olan yarasaların azalmasıyla, bölge ekonomisi için büyük değer taşıyan zeytinliklerdeki doğal denge de bozulacak.”
kaynak:www.ebmhaber.com/detay/10336/edremit-korfezi%E2%80%99nde-yarasa-katliami-iddiasi.htm

Bugüne kadar biz ( özllikle bu doğal yardımcılardan faydalanan çevre halkı )neredeydik acaba:(
Okuma,araştırma ve bilgilenme çabalarımız olmadığı için yumurta kapıya geldiğinde uyanıyoruz,her zamanki gibi.Başka ülkelerde insanlar , sivil toplum kuruluşları daha işin başındayken duruma müdahale ederken,(tabii ki çevre halkı ön planda böyle durumlarda),biz maalesef okuma,bilgilenme ve araştırma alışkanlığımız olmadığından,çevre bilincimiz ise hiç olmadığından ancak işler son aşamaya geldiğinde ,artık neredeyse iş işten geçtikten sonra uyanıyoruz.
bu bölgedeki - magaradaki yarasalar uzerine bir suredir calisan biyolog var mi acaba? ayni zamanda böcekler uzerine de...
stk lar da olabilir...
belki bunu gundeme getirebiliriz..
konunun farkli boyutlariyle ilgili calisan bilim insanlari, stk lar varsa iletisime gecmek isterim... özelden de email atabilirsiniz..
ahmet bey, belki ozellikle de siz yonlendirebilirsiniz bizi.. daha fazla ileri gitmeden acaba bir bölüm yapilabilir mi uzerine? magara girisi kapatilmis yaziyor haberde, girmek hicbir sekilde mumkun degil midir? denetleniyor mu grisler acaba?
sanırım doğru adrestesiniz Öykü Hanım.
Havran mağaraları ta 1950lerde Prof.Dr. Melahat Çağlar hocanın araştırmalar yaptığı, Türkiyede ilk araştırılan mağaralardandır.
daha sonra yerli yabancı pekçok biliminsanı buradaki yarasaları incelemişti. 2004 yılında Kazdağları Milli Parkındaki çalışmalarımızı yürütürken, önceden beri bildiğim bu mağarada ben de incelemeler yaptım. Tür çeşitliliği, önceki literatüre yansıyanlardan daha fazlaydı. Birey sayısı da yaklaşık 20 bin civarında olup; Avrupadaki ve Türkiyedeki en önemli mağaralardan biriydi.
Dönüşte Ankarada bakanlığa sesimizi duyurmaya çalıştık. 1-2 yıl hiç ses çıkmadı. daha sonra twinning projesi kapsamında yurdumuza gelen iki Alman biyolog da aynı yerde incelemeler yaptı ve bana sonuçlarımızı ortak yayınlamayı teklif ettiler ve makale halinde Almanyada Zoology in the Middle East dergisinde yayınlandı.
önceki yıl basında çıkan haberlerde üstü kapalı bizim gayretlerimizden bahsedilip, almanların teyidinden sonra Türk bilimadamlarının tespitleri onaylandı cinsinden bazı haberler çıktı. bu da işin ayrı bir vehameti. kendi insanımıza, Türk bilimadamlarına güvenmeyip, akademisyen olmayan almanların teyidine ihtiyaç duyulması gibi komik bir durum:)
neyse maksadım, reklam yapmak falan değil, ancak sesimiz bundan 5 yıl evvel duyulsaydı ve bizi ciddiye alsalardı belki bunların hiçbiri olmayacaktı demek istiyorum.

istek üzerine DSİ genel müdürüyle görüşen üye arkadaşımız ve dünya çapında ornitoloji çalışmalarıyla adını duyuran Çağan Şekercioğlunun kuşlardaki gibi verici bağlantısıyla yarasalarda çalışıp çalışmayacağı sorulmuştu. Küçük bir ekip halinde bu çalışmayla ilgilenirken; bizden bizden habersiz durum, katliam boyutuna taşındı.
Sağolsun bir diğer dostum, Doğa Derneği başkanı Güven Eken, konuyu basına taşıdı. ama her yerden feryat figan sesleri geliyor. Yerel dernekler ve basın da olayın peşini bırakmıyor. Sıkça telefonla aranıyorum.

Bu bağlamda; bildiğiniz gibi Sultansazlığındaki çekimlerinize nasıl destek olduysam; Havranda da varım.
buradaki hayatın ne kadarını kurtarabilirsek kardır. e-posta ile iletişim bilgilerimi gönderiyorum.

teşekkürler Emine Nurhan Hanım.
aşağıda Öykü Hanıma da yazdığım gibi ilk S.O.S. çağrısını yapan sanırım bendim. 2004 Mayısında bakanlığa sesimizi duyurmaya çalıştıysak da fazla başarılı olamadık.
bazı bilimadamlarımızın (!) rant kavgası da işin cabası. ver parayı al onay raporunu hesabıyla çalışırsak, ne doğa düşünürüz, ne gelecek.
Avrupa baskıları olmasaydı belki bu katliam 3-4 yıl evvel olacaktı.
artık sıra bizde Güven gibi bizler de kamuoyunun dikkatini çekip, olayın vehametini anlatabilirsek; sanırım büyük bir iş başarabileceğiz.
sağlıcakla kalın, iyi geceler.
 TRAMEM

İLGİLİ DİĞER HABERLER

 Bu çalışma yarasalar için
Yarasalar  direniyor, Baraj faaliyete geçemiyor

Olay oldukça eski ama ilginç değil mi. Şu anda sonuç nedir dersiniz ?


Devamı İçin Tıklayınız...>>

HES ' ler Doğayı Katlediyor ! Karadeniz insanının yüreği acıyor ......







Kurul adına açıklama yapan İnşaat Mühendisleri Odası Trabzon Şubesi Başkanı Mustafa Yaylalı, "Giderek kuruyan dere yatakları nedeniyle bölge insanının yüreği acımaktadır. Bu bölgede enerji üretilmesi ne kadar önemliyse, üretimi yaparken doğanın bozulmaması ve yatağından akan suyun bulunduğu vadiye verdiği hayatın yok edilmemesi de o kadar önemlidir" dedi.
Yaylalı, bölgedeki HES projelerinin denetlenmesi işinin tek bir otoriteye verilmesini ve doğaya zararlı projelerin itiraz yolu kapalı olacak şekilde acilen iptal edilmesi gerektiğinin de altını çizdi.

TMMOB Trabzon İl Koordinasyon Kurulu tarafından hazırlanan "HES ve Doğa. Hangisinden vazgeçebiliriz?" başlıklı rapor, 15 meslek odası başkanının katılımıyla açıklandı. Raporu okuyan İnşaat Mühendisleri Odası Trabzon Şubesi Başkanı Mustafa Yaylalı, Türkiye'nin toplam enerji üretiminin yüzde 82'sinin termik, yüzde 16'sının da hidroelektrik santrallerde yapıldığını kaydetti, enerji üretiminde ülke olarak yüzde 73 oranında dışa bağımlı olduğumuzu söyledi.
Karadeniz insanının yüreği acıyor

Yaylalı, HES'ler nedeniyle akarsuların yatağının kilometrelerce değiştiğini ifade ederek, "Bu durum ekosistemi olumsuz etkilemektedir. Kuruyan derelerin çevresinde yaşayan insanların uyum problemleri yaşayabileceği söylenmektedir. HES çevresindeki yolların yapımı sırasında doğaya ciddi zararlar verilmektedir. Bazı bitki ve hayvan türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dere yatağına verilen su oranının az olması çevre dengesini bozarken, tünel inşaatlarının atık malzemelerinin depolama sahası yerine doğaya bırakılması da çevre tahribatı yaratmaktadır.




Giderek kuruyan dere yatakları nedeniyle Karadeniz insanının yüreği acımaktadır. Dolayısıyla her havzanın ayrı ayrı planlanması ve bunun tek bir kamu otoritesi şeklinde yapılması suretiyle şu ana kadar verilen tüm lisansların gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bu bölgede enerji üretilmesi ne kadar önemliyse, üretimi yaparken doğanın bozulmaması ve yatağından akan suyun bulunduğu vadiye verdiği hayatın yok edilmemesi de o kadar önemlidir" dedi.


"Dünyada kötü kabul edilen oran uygulanıyor"
Doğal hayatın zarar görmemesi için dere yatağına bırakılması gereken suyu belirlemek için dünyada Tennant Yöntemi ismi verilen bir yöntemin uygulandığını da belirten Yaylalı, "Bu yöntemde dere yatağına bırakılan su miktarına göre koruma dereceleri belirlenmiştir. Yüzde 60 ve üstü mükemmel yüzde 10 kötü olarak derecelendirilmiştir. Türkiye'de bir çok HES'te ise yüzde 10 'yeterli oran' olarak kabul edilmektedir. Yani Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki vadilerin koruma derecesi 'kötü' sınıfında yer almaktadır. ÇED raporları hazırlanırken bütüncül bir havza planlaması yapılmamaktadır" diye konuştu.

"Otorite boşluğu var"

Mustafa Yaylalı, doğal dengeyi bozmadan yapılacak her türlü HES'in ülkenin menfaatine olduğunu ve karşı çıkılmaması gerektiğini de ifade ederek şunları söyledi: "Ancak HES'lerin yapım aşamasındaki denetleyici kurumun hala net bir şekilde belli olmaması, yatırımcıların yasal boşluklardan yararlanıp doğayı katletmesine zemin hazırlamaktadır. Bir an önce HES yapımı ile ilgili tek yetkili denetleyici kurum belirlenmeli, bu kurumun belirlemiş olduğu yapım kriterlerine uymayan firmaların lisansları itiraz yolu kapalı olacak şekilde iptal edilmelidir. Yapım aşamasında depo sahaları dışına hafriyat dökümü caydırıcı cezai yaptırımlarla engellenmeli, 'cezayı öderim, doğayı kirletirim' mantığıyla hareket edilmesinin önüne geçilmelidir. HES'lerle ilgili her havza ayrı ayrı planlanmalı ve verilen lisanslar gözden geçirilmelidir. Cansuyu miktarı bilimsel verilere göre hesaplanmalıdır. Şu anda çevreyi kirleten firmaların şikayet edileceği merciin neresi olduğu bilinmemektedir. HES projeleri kapsamında yapılacak tüm yapıları İl Özel İdareleri ruhsatlandırmalıdır. Koruma kapsamındaki alanlarda HES'lere izin verilmemelidir. Rüzgar, güneş ve jeotermal gibi temiz enerji teknolojileri de gündeme alınmalıdır. Enerjide dışa bağımlılığımızı gerekçe göstererek doğal güzelliklerimizi ve gelecek nesillere miras olan kültürel varlıklarımızı yok eden projelere onay vermemeliyiz."



HES rekoru Trabzon'da

TMMOB verilerine göre Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki HES projesi sayısı 350. Bu projelerin 7'si işletmede, 25'i inşaat halinde, 119'u su kullanım hakkı, 199'u da fizibilite çalışması aşamasında. En fazla HES projesi olan il 125 projeyle Trabzon. Trabzon'u 75 projeyle Giresun, 66 projeyle Rize, 42 projeyle Ordu, 26 projeyle Gümüşhane ve 16 projeyle Artvin izliyor. 350 proje tamamlandığında kurulu güç toplam 4 bin 704 megavata ulaşacak ve yılda 16.65 milyar kilovatsaat enerji üretilecek. Bu enerji üretimi 3 Keban Hidroelektrik Santrali'nin üretimine eşdeğer olacak. Bu miktarda bir üretim aynı zamanda Türkiye'deki toplam hidroelektrik üretiminin yüzde 46'sına, toplam enerji üretiminin ise yüzde 7'sine denk gelecek.

KARADENİZ GÜNDEM


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Yarasalar Direniyor , Baraj Faaliyete Geçemiyor



( Oldukça eski bir olay.  Ancak , bu yılın Yarasa Yılı olması ve haberin
ilginçliği nedeniyle Yarasa yılı yazısının altında yer verdik..
Belki bu da unutulup gitmiş bir haberdir . )

Havran Barajı 72 milyon TL harcanarak bitirildi fakat faaliyete geçemiyor. Yuvaları sular altında kalacak yarasalar kendileri için yapılan suni mağaralara gitmemekte direniyor.


Balıkesir'in Havran İlçesi'nde, 1995 yılında yapımına başlanan ve 72 milyon TL harcanarak geçen yıl ekim ayında bitirilen baraj, sular altında kalacak mağaralardaki yarasa kolonileri yüzünden faaliyete geçemedi.

Yetkililer, yarasaların, kendileri için 3 milyon TL harcanarak inşaa edilen suni mağaralara geçmek yerine, sular altında kalacak yuvalarında kalmakta direttiğini savundu, köylüler ise 3 bin 600 hektar alanı sulayacak Havran Barajı'nın bir an önce faaliyete geçmesini istedi, aksi takdirde yarasaları zehirleyeceklerini söyledi. Bunun üzerine, Çevre ve Orman Bakanlığı ile iki üniversiteden gelen teknikekip, incelemelerde bulunarak 20 bine yakın yarasanın gürültü yapılıp ışık tutularak çıkarılmasına karar verdi.

Yöre üreticisinin 40 yıllık rüyası olan, Havran, Burhaniye ve Edremit ovalarında 3 bin 600 hektar alanı sulaması planlanan barajın temeli 1995 yılında atıldı. Çok sayıda hükümet eskiten Havran Barajı, her türlü sıkıntıya rağmen 2008 yılında tamamlandı, aynı yılın ekim ayında su tutacağı açıklandı. Müjdeli haber, başta zeytin, meyve ve sebze üretimiyle uğraşan çiftçiyi sevindirdi. Ancak sevinç uzun sürmedi. Baraj alanında yer alan mağaralarda 20 bine yakın yarasa bulunduğu ve o dönem uykuda oldukları, su tutulması halinde tümünün öleceği belirlendi.

DSİ Balıkesir 25. Bölge Müdürü Şahin Durukan, uykuda olan yarasa kolonilerinin zarar görmemesi için, su tutma işlemini 25 Nisan 2009'a ertelediklerini duyurdu. Sonrasında yarasalar için 3 milyon TL harcanarak suni mağaralar yapıldı, kış uykusundan kalktıklarında buralara taşınmaları kararlaştırıldı. Ancak, verilen tarihin üzerinden 6ay geçmesine karşın, yarasalar bir türlü doğal yuvalarını terk edip suni mağaralara taşınmadı, tamamlandığı açıklanan Havran Barajı da su tutmaya başlayamadı.

"YARASALAR UYANDI DSİ UYUYOR"

"Yarasalar uyandı DSİ uyuyor" diye tepki gösteren ve barajın getireceği bereketli günleri dört gözle bekleyen Havran üreticisinin ise sabrı taştı. Köylüler, DSİ yetkilerinin "yarasaların suni mağaralara geçmemekte direttiği ve tekrar uykuya daldıkları" yönündeki açıklamalarını inandırıcı bulmadıklarını belirterek tepkilerini yükseltmeye başladı. "Uzun yıllardır bu baraj gündemde. Bitti bitecek dendi. Ancak 14 yıl sonra bitirildi. Bu kez de yarasa rötarı deniliyor. Ne olacaksa olsun, bu baraj artık tamamlansın artık. 40 yıllık rüyamız gerçekleşsin" diyen zeytin üreticisi Şakir Ergamalı (60), yarasaların yeni uyku dönemlerinin geldiğini, yetkililerin ellerini çabuk tutması gerektiğini söyledi.

Sebze üreticisi Mehmet Doğandere de yörede kuraklığın her geçen gün artıp su seviyesinin düştüğüne işaret ederken, "Tarlalarımızın yarıdan fazlası susuzluk nedeniyle ekilemiyor. Bu hem yöre hem de ülke ekonomisine zarar veriyor. Yarasaların su tutulmasına engel olduğunu sanmıyorum. Barajın su tutması savsaklanıyor. Gerçekler açıklansın" diye konuştu.

"ÇIKMAZLARSA YARASALARI ZEHİRLERİZ"

Havran Belediye Başkanı AKP'li Hasan Lofçalıoğlu ile AKP´li İl Genel Meclisi Üyesi ve Havran Ziraat Odası Başkanı Emin Ersoy'un da önünü kesip isteklerini yineleyen çiftçiler, "Seçimlerde bizlerden oy istiyorsunuz. Biz de size inanıp oyumuzu veriyoruz. Barajın su tutması konusundaki açıklamalar bizi tatmin etmiyor. Topraklarımız kuraklaştı, zeytin ve mandalina da üretim düştü. Her geçen gün zararımıza oluyor. 40 yıldan bu yana bu barajın yapımını bekliyoruz. Bu gün, yarın denilerek uyutulduk. Bir yarasa bahanesi tutturuldu gidiyor. Yarasaların, barajın su tutmasına engel olduğu iddialarına inanmıyoruz. Bu konuda yapılan açıklamalar bize inandırıcı gelmiyor. Barajın tamamlanıp tamamlanmadığından şüpheliyiz, yarasalar bahane ediliyor. Artık sabrımız kalmadı. Eğer yarasaları zehirlersek, bu sorun çözülecekse biz bunu sağlarız, cezasını da katlanırız" tehditini savurdu.

YARASALAR ÇIKSIN DİYE GÜRÜLTÜ YAPILIP IŞIK TUTULACAK

Üreticinin tepkisine artık yanıt veremediklerini ve taşkınlık yapmalarından korktuklarını söyleyen Başkan Lofçalıoğlu ile Meclisi Ersoy, sıkıntıyı İl Genel Meclisi´ne ve DSİ yetkililerine aktardı. DSİ 25 Bölge Müdürlüğü yetkileri, sorunun çözümü için çalışma başlattı. Çevre ve Orman Bakanlığı ile Ankara ve Kırıkkale üniversitelerinden yardım istedi. İlçeye gelen uzmanekipler, Havran Barajı ile yarasa mağaralarında incelemelerine başladı. Teknik ekip, inceleme sonunda 20 bine yakın yarasanın gürültü yapılıp ışık tutularak çıkarılmasına karar verdi. Ancak bu kez de yarasaların yine uyku vakitlerinin geldiği ileri sürüldü.

"ÇİFTÇİ BU ÖRNEK ÇALIŞMAYA BİRAZ SAYGI GÖSTERSİN"

Havran Kaymakamı Fatih Genel, bir hafta önce ilçeye gelen DSİ Balıkesir 25. Bölge Müdürü Şahin Durukan ile barajda birlikte inceleme yaptıklarını anlatırken, "Barajın tamamlanmadığı, onun için su tutmadığı yönündeki iddialar sadece bir söylenti. Devlet, vatandaşına yalan söylemez. Müdür Durukan, sık sık kendisi de gelerek baraj alanında incelemeler yapıyor. Baraj alanındaki mağarada yaşayan 8 ayrı familyadan 20 bin yarasanın kurtarılacak olması da örnek bir çalışma. Çiftçilerimizin bu projeye saygı göstermelerini beklerim. En sonaldığım bilgiye göre, genel müdürlükten gelecek teknik ekip, yarasaların mağarasında gürültü çıkarıp ışık tutarak yarasayı yeni yerlerine taşımaya çalışacak. Yıl sonuna kadar bu işlemin tamamlanacağı ve barajda su tutulmaya başlanacağı ifade edildi" dedi.


HABERAJANS

İlgili başka  yazılar :
Bu çalışma  yarasalar için
Edremit Körfezinde yarasa katliamı

Aslında   olay  oldukça eski , ama ilginç..
Belki de unutulmuştur , kimbilir ....


Devamı İçin Tıklayınız...>>

57 noktada yangın



Kanada'nın Alberta eyaletinin kuzeyinde Cumartesi gecesi 57 ayrı noktada başlayan orman yangınları kontrol altına alınamıyor.

Saatte 100 kilometre esen rüzgar da yangınların giderek daha geniş alanlara yayılmasına neden oluyor. 57 yangından şu ana kadar sadece 20 kadarı kontrol altına alınabilirken, en büyük sorun Slave Lake kasabasında yaşanıyor.

Slave Lake Belediye Başkanı Karine Pillay-Kinnee, "Yangının şehre ulaştığını bile anlayamadık. Nerede, ne zaman başladı farkında değiliz. Binlerce insan, malını bıraktı canını kurtarmak için kaçıyor" dedi.

Kasaba dışındaki ormanlarda iki ayrı noktada başlayan yangın, 2900 hektar araziyi kül etti. Rüzgarın etkisiyle yayılan ve üç ayrı noktayı daha tutuşturan alevler, kasabanın tamamını tehdit eder halde.

Kasaba merkezindeki lise, kütüphane, alışveriş merkezi ve birçok bina alevler arasında kaldı. Yangın nedeniyle 29 hastası tahliye edilen kasaba hastanesi de yanmaya başladı. Araçlarına aldıkları eşyaları ve aileleri ile yollara düşen halk, otoyolların tıkanmasına da neden oldu.

Bölgedeki yangınlarda binin üzerinde itfaiye görevlisi ve gönüllü görev yapıyor. Yangınlara, karadan ve havadan müdahaleler ise aralıksız sürüyor.

Alberta Eyalet Başbakanı Ed Stelmach, "Slave Lake'deki felaket, ülkemizin, eyaletimizin ve halkımızın yaşadığı en büyük olaylardan biridir. En büyük tesellimiz, şu ana dek can kaybı olmamasıdır. Herkesi bölge insanı için dua etmeye çağırıyorum" dedi.

AA


Devamı İçin Tıklayınız...>>

AKHİSAR HELİKOPTER


Bu yaz , yukarıdaki KA -32 Helikopter , Akhisar Karaköy'de könuşlanarak yangınlarla mücadele edecek ..
Yetenekli Kiev'li uçuş ekibi Türk pilot Ömer Kaptan ve idare görevlisi Remzi BİRCAN , yangınsız , zarar ziyansız ormanlarımızın güven içinde geçireceği bir yaz sezonu diliyorlar.

Posted by Picasa


BENZER KONULAR:
akhisar helikopter


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Veda.........



İzmir Orman İşletme Müdürlüğündeki görevinden , talebi üzerine Akhisar Orman İşletme Müdürlüğüne Mühendis olarak atanan Remzi BİRCAN ve ailesi , 30 Mart 2010 tarihinde , yaklaşık 13 yıl kaldığı Gaziemir'den ayrılarak Akhisar'a yerleştiler.

Gaziemir Orman İşletme Şefliği mensuplarınca tertiplenen veda yemeğinde Gaziemir ve Gümüldür Şefliği personeli ve aileleri , bir yandan duygusal bir yandan da neşeli bir akşam geçirdiler


Bunca yıldan sonra , ayrılık anı , gidenler için de , kalanlar için de zor oldu ..


Burak...


Paylaşılan o kadar yıllardan sonra en sevdiklerinden kopmak kolay mıydı..

Zor olacaktı ..

Ama , güzel olan şey , gidenler ve geride bırakılanlar , hiç bir zaman unutulmayacaktı.


Ne demiş Şair :
- BAKİ KALAN BU KUBBEDE , BİR HOŞ SEDA İMİŞ...


Hoşçakal Gaziemir ..........


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Geleceğimiz erimesin


Bütün dünya giderek kötüleşen çevre koşullarını frenlemeye, dizginlemeye, düzeltmeye çalışıyor. Lider ülkeler, bilim dünyası, sivil toplum kuruluşları buna kafa yoruyor. Ne yapmalı, ne etmeli ki bu tehlikeli gidişin önü kesilsin.

Türkiye de, bu ortak çabalara paralel çalışmalar yapıyor. Bir yandan devlet, diğer taraftan sivil toplum örgütleri hem milleti uyandırmak ve hem de olumsuz gelişmeleri azaltmak için projeler üretiyor, çareler geliştiriyorlar. Böylelikle ülkenin dikkatini çevre felaketlerine, doğal afetlere ve yakın geleceğin geliyorum diyen büyük tehlikesine çekiyorlar.

Bu hafta, iki lider ve önemli kuruluşumuzun yaptığı ortak bir kampanyadan söz etmek istiyorum. Karadaki en büyük ve etkili sivil toplum örgütümüz TEMA ile denizdeki en büyük ve etkili örgütümüz TURMEPA elele vererek, Türkiye’yi uyandırmak konusunda çok önemli ve yararlı bir çalışma yaptılar. Aylarca süren ve “Geleceğimiz erimesin” adı verilen bu kampanyayla TEMA ve TURMEPA, yurt genelinde yüzbinlerce insanımızı ve çocuğumuzu eğittiler. TEMA karadan tırla, TURMEPA ise denizden kendi gemileriyle Türkiye’yi dolaşarak inanılmaz bir eğitim seferberliği başlattılar. Tehlikeyi bir yandan halka, diğer yandan okullarda verdikleri konferanslar ve dağıttıkları eğitici broşürlerle öğrencilere anlattılar. Çok başarılı sonuçlar aldıklarını söylemeliyim.

Sizlere bu kampanyadaki en çarpıcı önlem ve geleceğimizin erimemesi için önerilen tavsiyeleri nakletmek istiyorum. Böylece çorbada bizim de bir tutam tuzumuz olur.

TURMEPA ve TEMA konuyu şöyle özetliyor ve dünyamızı kurtarmaya yardımcı olacak tavsiyeleri şu şekilde sıralıyorlar...

“Gezegenimiz kriz içinde. Dünyanın nüfusu hızla artıyor. Dolayısıyla kirlilik de inanılmaz boyutlara tırmanıyor. İçme suları azalıyor, denizler ve okyanuslar tehdit altında, ormanlar tahrip ediliyor. Doğal ortamı yok olan canlı türleri de yok olmaya başlıyor. Üstelik bir daha dönmemek üzere..

İnsanoğlunun doğal kaynakları yok etmesi yüzünden iklimler, hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde ısınıyor. Bütün bu çevresel sorunlar, bugünün çocuklarına yani yarının dünya vatandaşlarına miras kalacak. Günlük hayatta uygulayabileceğimiz birkaç basit tavsiyeyle tek evimiz dünyamızı kurtarabiliriz.

Dünya çapında ısı giderek artıyor. Bunun başlıca nedeni, atmosferdeki sera gazı seviyesinin çok olması. Bu gazlar insanlar tarafından üretiliyor ve güneşten gelen ısıyı çekiyor. Kutuplardaki buzullar hali hazırda hiç olmadığı kadar hızla eriyor. İklim değişikliğinin etkileri hepimizi etkileyecek.

Buna karşı hızlı ve kararlı bir şekilde harekete geçmeliyiz.

Bunun için ne yapabiliriz?

Odadan çıkarken ışıkları kapayın. Klasik ampulleri enerji tasarruflu ampullerle değiştirin. Daha az araba kullanıp, toplu taşıma araçlarını tercih edin. Kağıt, plastik, cam gibi kullandığımız herşeyi geri dönüştürmeye çalışın. İnsanları da bu konuda uyarın. Oynamadığınız eski oyuncaklarınızı başkalarına verin.

İnsanların ürettiği çöpler en sonunda denizlere gidiyor. Rüzgar, dalgalar ve denizde meydana gelen doğal olaylarla birlikte bu çöpler, dünyanın ücra köşelerine bile taşınabilir. Deniz kirliliği doğaya hasar verirken, insan sağlığını ve bir o kadar da denizde yaşayan canlı türlerini ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Ne yapabiliriz?

Çöplerinizi sokağa atmayın. Çünkü en ufak bir yağmur bile onları denize götürmeye neden olabilir. Tekneyle yolculuk yaparken çöpünüzü güvertede bırakmayın. Rüzgar onu denize atabilir. Plajlarda çöpünüzü ortada bırakmayın, çöp kutularına atın. Plastik torba kullanmayın. Plastik torbalar deniz canlılarının ölümüne de neden oluyor. Yasadışı balıkçılık yapanlardan deniz mahsulu almayın. Gönüllü olarak kıyı temizliği aktivitelerine katılın ve çevrenizdekileri yönlendirin.

Günümüzde gezegenimizdeki 2,5 milyardan fazla insan, içme suyuna ve temel sağlık koşullarına erişemiyor. Gelişmiş ülkelerde bir insan, günde 120 litreden fazla su kullanabilir. Fakat bazı Afrika ve Asya ülkelerinde 8 kişilik bir aile, günde 20 litreden az bir suyla yaşamaktadır. Muslukları kapatalım ve kabul edelim ki, dünyanın değişik yerlerinde her gün 4 milyon çocuk hayatta kalma savaşı veriyor. Ne yapabiliriz?

Dişlerinizi fırçalarken musluğu açık bırakmayın. Küveti suyla doldurmak yerine, banyonuzu hızlı bir şekilde duşta yapın. Tuvaletten ve musluktan akan su miktarını azaltmanın yollarını arayın. Çamaşır ve bulaşık makinalarını tam dolu iken çalıştırın. Arabanızı hortumla yıkamak yerine, kova kullanarak yıkayın. Kendi evinizdeki veya çevrenizdeki herhangi bir su sızıntısını hemen bildirin ve derhal onarılmasını isteyin. Çiçeklerin havanın çok sıcak olmadığı saatlerde sulandığından emin olun.

İnsanın tahtaya ve tarımsal alana ihtiyacından dolayı, her geçen gün daha çok orman tahrip ediliyor. Geride çöl kalıyor ve birçok canlı türünün nesli tükeniyor. Bugün her 4 memeliden 1’i, her 8 kuş türünden 1’i ve her 3 sürüngenden 1’i neslinin tükenmesi tehdidiyle karşı karşıya. Ne yapabiliriz?

Ormanlara ve onların biyolojik çeşitliliğine saygı duyalım, etrafımızdakileri de uyaralım. Daha az ağaç harcamak için, kağıtların her iki yüzünü de kullanalım. Kağıtları geri dönüşüme aktaralım. Çünkü bir ton geri döndürülmüş kağıt, 17 tane büyük ağaç demektir. Okulla veya ailenizle ağaç dikim aktivitelerine katılın. Her ne kadar apartmanlarda yaşıyorsanız da, evinizde yeşil köşe oluşturun. Gübre yapın, örneğin yemek artıklarını değerlendirin. Soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanların ürünlerini almayın.’’

TEMA ve TURMEPA daha iyi bir dünya için çalışıyor.(...) Gelin siz de destek olun.

Geleceğimiz erimesin.
can pulak


GÖZLEMGAZETESİNDEN ALINTI


Devamı İçin Tıklayınız...>>

kuşların nağmeleri (sings of birds )



Av Kuşları | izlesene.com


Ne yazık ki avcıların öldürme içgüdülerinin kurbanı oluyor bu güzel sesli şarkıcılar ..
Peki ,gelecek kuşaklar bu sesleri duyabilecek mi ?
Hayır .. Çünkü bu sesleri biz duyabiliyor muyuz ki , onlar nasıl duysun .. Nesillerinin sona ermesinin önüne geçilmeli ..

BENZER SAYFALAR

Hayvan-İnsan Sözleşmesi
YABAN TV :Katliam TV mi ?
Avcılık Üzerine
Koruma Altındaki Dağ Keçileri İhale İle Avlanıyorlar
Hilton'da Beslenip Ormanda Seslendiler
Yavru kuşlar uçamadılar


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Doğayı yok etmede Avrupa birincisiyiz


'nin kuş türlerini ve doğal yaşam alanlarını Avrupa'da en hızlı kaybeden ülke olduğu anlaşıldı.
'nin kuşlarının neslinin tükenmesinin ana nedeni HES ve barajlar...

Rapora göre, geçtiğimiz 10 yıl içinde doğal yaşam alanlarının kaybolması nedeniyle Türkiye'deki 465 kuş türünün en az yüzde 55'i ciddi oranda azaldı. Kuşların yok oluş hızında Türkiye'yi, yüzde 46,4'lük bir oranla AB üyesi İsveç takip ediyor. Kuşların en iyi korunduğu ülke ise İngiltere. İngiltere'de son on yılda kuş türlerinin yüzde 37,6'sının nüfusu arttı.
Bilimsel çalışmalar, Türkiye'de kuş türlerinin ve doğal alanların yok olmasının ana nedeni HES (hidroelektrik santal) ve barajlar olduğunu ortaya koyuyor. 2 binden çok HES ve binlerce baraj ile Türkiye'nin Avrupa'nın en çok HES ve baraj inşaatı yapan ülkesi olduğu biliniyor. HES ve baraj yapımlarında doğanın korunması ile ilgili hiçbir esas dikkate alınmadığı için pek çok akarsu ve sulak alan kuruyor. Türkiye'de kaybedilen sulak alan miktarı Marmara Denizi'nden daha büyük bir alan kaplıyor. Hızla kaybedilen doğal yaşam alanlarının başında akarsular, bozkırlar ve kıyı alanları yer alıyor.

TURNALAR VE EN NADİR BİTKİLER YOK OLUYOR

HES ve baraj inşaatları nedeniyle kaybolan türler arasında Anadolu kültürünün ayrılmaz parçası turnalar da yer alıyor. Türkiye'de ondan daha az telli turna kaldığı tahmin edilirken, eskiden daha yaygın olan turnanın sayısının ise elliden daha az olduğu kabul ediliyor. HES ve baraj inşaatları durmadığı takdirde, on yıl içinde en az üç kuş türünün tümüyle yok olacağı tahmin ediliyor.
Dünyada sadece Türkiye'de yaşayan yaklaşık 500 bitki türünün de yine HES'ler nedeniyle on yıl içinde yeryüzünden silineceği tahmin ediliyor. HES ve barajların zarar verdiği türler arasında Akdeniz foku gibi deniz canlıları da yer alıyor. Nehirlerin denize taşıdığı besin maddelerinin HES ve barajlar nedeniyle azalması sonucunda Akdeniz foku ve pek çok canlının nesli azalıyor.

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken yaptığı açıklamada,
"Kuşlar doğanın erken uyarı sistemleridir. Eğer doğada bir sorun varsa bunu ilk olarak oradaki kuşlardan gözlemlersiniz. Çünkü kuşların uçarak oraya terk etme kabiliyeti vardır. Son yayımlanan bu bilimsel rapor da bize gösteriyor ki Türkiye'de kuşların artık kaçacak alanları dahi kalmamış. Sayıları her yerde olağanüstü bir hızla azalıyor. Zengin Anadolu doğasına verilen bu zarar doğa dilinde başka türlü anlatılamaz" dedi.
Yapımı planlanan HES'lerin, kuşlar için olduğu kadar doğa ve kırsal yaşam için de büyük bir yıkım olacağını kaydeden Eken şunları söyledi:
"Türkiye'de ki canlı çeşitliliğinin yüzde 90'ına yakını Önemli Doğa Alanı dediğimiz Türkiye geneline dağılmış sınırları belli 305 alanda toplanmış durumda. Bu alanlar uluslar arası öneme sahip ve Anadolu'nun zengin biyoçeşitliliğinin devamı açısından korunması gereken alanlar. HES ve barajlar nedeniyle bu alanların neredeyse tamamı tehdit altında. Eğer HES ve baraj projeleri hayata geçirilirse bu alanlarda yaşayan canlı türleri geri dönüşü olmayan bir şekilde yok olacak. Ne yazık ki bu bilimsel bir gerçek."
SABAH


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Duyun Beni

Melike Demirağ :



Melike DEMİRAĞ:

"Duyun Beni" dünya için yazılmış bir şarkı. Dünya bizim anladığımız kelimelerle değil ama kendi diliyle zaten uzun zamandır bizimle konuşuyor ve bize bindiğimiz dalı nasıl da kestiğimizi söylüyor. Tüm bu kasırgalar, seller, değişen mevsimler, kuruyan dereler, kuraklık... Tüm bu felaketlerin söylediği şey aynı: Duyun Beni!

Bu şarkı ve çektiğimiz video klip Greenpeace'in görüntüleriyle tamamlandı ve daha da anlam kazandı. Biz karşılarına dikilmezsek, ne yazık ki, gözünü para hırsı bürümüş, güç savaşıyla gözleri kör olmuş devletler tıpkı şu ana kadar yaptıkları gibi dünyanın bize anlatmaya çalıştıklarını duyamayacaklar.

GREENPEACE


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Edirne 'nin Kurtuluşu 'nda vahşet

Edirne'nin düşman işgalinden kurtuluşunun 88'inci yıl dönümü törenlerle kutlandı, ancak törenden ziyade bu kanlı görüntüler tartışılacak



Edirne'nin düşman işgalinden kurtuluşunun 88'inci yıl dönümü törenlerle kutlandı. Geçit törenine katılan avcılar, avladıkları tavşan, domuz, tilki ve kuşları ellerinde kanlı kanlı sallayarak ve arabalarının üzerine koyarak herkesi şoke etti. Yaşanan vahşeti çocuklar şaşkın bakışlarla seyrederken, vali kendisine hediye edilmek istenen tavşanı geri çevirdi.

Edirne’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 88'inci yıl dönümü törenleri sabah saat 09.00'da Atatürk Anıtı önünde başladı. Geçit törenine omuzlarına tüfek asarak katılan avcılar, avladıkları yaban hayvanları ellerinde taşıyarak protokolün önünden geçti.

Edirne Avcılar Kulübü üyeleri de avladıkları tavşan, ördek gibi hayvanları araçlarının yanlarına kırmızı kurdeleler ile bağlayarak geçti. Avcılardan 2'si, ellerindeki kırmızı kurdele ile bağlanmış tavşanları Vali Gökhan Sözer'e hediye etmek istedi. Protokol tribüne kadar giden avcıların hediyelerini kabul etmeyen Vali Sözer, “Gerek yok, teşekkür ederim” dedi. Bunun üzerine avcılar dönerek geçişlerini tamamladı
25 Kasım 2010 - 16:26
POSTA


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Kablosuz modem , ağaçları kurutuyor




Kablosuz modemlerin (Wi-Fi) yaydığı radyasyonun insan sağlığına zarar verip vermediği tartışmaları sürerken Hollanda'ya yapılan bir araştırmanın sonuçları çok çarpıcı. Kablosuz modemlerin yaydığı radyasyonun ağaçların ölümüne neden olduğu ortaya çıktı.


Hollanda'nın batısındaki Alphen aan den Rijn kentinde ağaçların sarardığı, kabuk ve gövdesinin kuruduğu tespit edildi. Bilim adamlarının yaptığı araştırmada ağaçların herhangi bir virüs nedeniyle ölmediği tespit edildi. Ancak ağaçların bulunduğu bölgede yoğun bir şekilde kablosuz modem kullanılıyordu. Araştırma bu noktada yoğunlaştırıldı.

Üç ay boyunca 20 adet ağaca çeşitli oranlarda radyasyon verildi. Sonuç bilim insanları için tam bir şoktu. Çünkü verilen radyasyon oranı arttırıldıkça ağaçların yapraklarının daha hızlı sarardığı ve gövdesinin kuruduğu ortaya çıktı.

Yine yapılan araştırmaya göre radyasyona maruz kalan mısır koçanlarının daha yavaş yetiştiği belirlendi.

HÜRRİYET


Devamı İçin Tıklayınız...>>

İKİZDERE



Derelerin kardeşliği HES’leri yendi. Yıllardır verilen hukuk mücadelesi çevrecilerin zaferiyle son buldu. Rize’nin İkizdere Vadisi, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca doğal SİT alanı ilan edildi.
Böylece İkizdere, Anzer ve Ovit çevresinde yapılması planlanan hidroelektrik santralları (HES) tehdidi önlenmiş oluyor.

Bu mücadelede büyük payı olan İkizdere Derneği Başkanı Kadem Ekşi, “Bugün HES’lerin pençesinden kurtulduğumuz, yeşili, doğayı çocuklarımıza bıkacağımızın müjdelendiği gündür“ diye konuşmuş.
Karar birkaç yıl önce çıkmış olsa başlayan projeler de askıya alınacak, HES’lerin doğaya verdiği zararlar tümüyle önlenecekti.
Yine de sevindirici bir gelişme.
Fırtına Deresi’nden Kaçkarlar’a ekolojik bir hazine olan vadileri, dereleri, çiçekleri, böcekleri, kuşları, balıkları HES’lere feda etmek, santral kuracağız diye akarsuları kurutmak, ormanları delik deşik etmek geleceğe indirilmiş ağır bir darbeydi. İkizdere’nin kalan kısmını kurtarmak bile çok önemli. Çünkü bu karar Kastamonu Loç Vadisi için de yolu açıyor. Köylülerin nöbet tuttuğu vadide, santralı yapacak şirket kamulaştırma yaparken, hukuk mücadelesi sürüyor. Danıştay kararı bekleniyor.
Bu tür kararlar, küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği tartışmalarının doruğa çıktığı bir çağda insanlığı daha fazla enerji ile biyoçeşitlilik ve azalan gıda güvenliği arasında da bir tercihe yöneltecek.
Türkiye coğrafyasında sadece HES’ler nedeniyle yeşili kaybetmiyoruz.
Uzunca süredir zaten kentleşme, tarım arazilerinin sanayiye açılması ve betonlaşma nedeniyle “sulak alanlarımız” da azalıyor. Göller, nehirler kuruyor. Barajlar eskisi kadar su tutmuyor.
Su kıtlığına bağlı olarak canlı türleri ve çeşitliliği de azalıyor. Ekosistemi korumak, her şeyin önüne geçiyor.
İkizdere kararı bu yönüyle tarihidir.
Doğu Karadeniz’in HES’lerden kurtarılması; ormanların, yaylaların, derelerin bulunduğu vadilerin doğal SİT alanı ilan edilmesi yöre insanının önüne yeni fırsatlar açacaktır.
Akla hemen gelen ekolojik turizmdir.
Semih Kaplanoğlu’nun ödüllü filmi “Bal”ı seyrederken neleri kaçırdığımızı gördük. İkizdere, Anzer, Ovit çevresi alternatif bir hayat sunuyor.
Bu yaz aşırı sıcaklara bağlı olarak Rusya’da, Pakistan’da yaşanan çevre felaketlerinden sonra bir kez daha şu noktaya geldik: Yaşadığımız sorunlar insan kaynaklıdır. Hiçbir çevresel, sosyal ve ekonomik neden sulak alanları, dereleri, gölleri, ormanları kaybedişimizi haklı çıkarmaz.
Daha fazla yol açmak, daha hızlı gitmek, daha fazla tüketmek mümkün. Bunların hepsinin ekonomisi var. Refahın bedeli doğal hayattan vazgeçmek olmamalı.
Kızılderili Şefi Seatle’nin beyaz adamı uyardığı gibi “son ırmak kurumadan, son ağaç yok olmadan, son balık tükenmeden” doğanın, paradan daha değerli olduğunu anlamalıyız.
İkizdere’yi doğal SİT alanı ilan edenleri alkışlıyoruz.

Derya SAZAK , MİLLİYET


Devamı İçin Tıklayınız...>>

WaterAid - A Burden For Thirst



Temiz içme suyu yokluğundan hergün 4000 in üzerinde çocuk ölmektedir.
İnsanlar kirli , arıtılmamış su yüzünden ölmektedir.
Bu problemin çözülmesi için insanları şiddetli şekilde sarsıcı uyarılarda bulunmak gerekmektedir.





Bir kasabada birkaç bin Dolara bir kuyu açılabilirken , temiz su olmaması yüzünden yılda 1 milyonun üzerinde çocuğun ölmesi inanılmaz bir şey değil midir ?. WorldAid işte bunu yapıyor ..

Bu büyük probleme basit çözümler bulmaya çalışıyor..
Onların yaptıklarına katılmadıysanız ya da duyurmadıysanız , onların yaptığı işe yardımcı olalım.

Sonuçlar gözlemlenip ölçümlenebilir , ve bir çocuğun yaşaması veya ölmesi üzerinde doğrudan etki yapacaktır bu.


Çok basit .Eğer birleşir ve katkı sağlarsak bizim kadar şanslı olmayan başka bir insana yardım etmiş oluruz, ve her yıl bir milyondan fazla çocuğun hayatını kurtarmış oluruz.
Lütfen şimdi farklı bir şey yapın ve aşağıdaki siteyi ziyaret edin.

http://www.bloggersunite.org/event/wateraid-a-burden-for-thirst

Tony & Angies
Founders
BloggersUnite.org

BloggersUnite


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Çıktım Belen Kahvesine , Baktım Ovaya ..... ( Ormancı Türküsü )


Müzikli bir yere gitmişseniz ,bulunduğunuz yerlerde müzik çalınıyorsa , ormancı olduğunuz öğrenildiği anda , şarkı söyleyen , yanınıza sokulur , şimdi de ormancılar için söylüyorum der ve başlar söylemeye :

-Çıktım Belen Kahvesine ,baktım ovaya ,
-Bay Mustafa çağırır ,Dam'oynamaya................

Nefis bir Muğla türküsüdür bu.... Melodisi ve hikayesi , sizi alır götürür bir köy meydanına , yıllar yıllar önceye..............

Yerel kültür içinde yerini almış , mahalli renkleri ve mahalli yaşamları yansıtan bu türkü , çok sevilir..

Gerçi , türküdeki ormancı motifinin , sarhoş , külhanbeyi tavırlı , ve hikayedeki trajedinin baş sorumlusu durumunda sunulması , ormancılarda , biraz alınganlık ve burukluğa neden olsa da , tarihe kaydedilmiş bu talihsiz olayın , elbette ki , bir meslek camiasını tanımladığı ve sembolize ettiği düşünülemez..

Gaziemir orman blogundaki bir yazıda belirtildiği gibi , ülkenin en cefakar , fedakar , bir o kadar da gayretli kesimlerindendir ormancılar .. Onları yakından tanıyanlar , çalışma tempolarına , gayretlerine hayran kalmaktadır .

Yerel renkleri ve yerel değeri yüksek olan bu türkünün , dev bir camiaya mal edilmeyeceği de muhakkaktır.

Alkol alınan bir ortama taşınan bir orman yangını tartışması ...
Ve bir şanssızlık eseri , üzerine de bu talihsiz olay cereyan etmişti..


Bu türkü , Müzeyyen Senar'ın vazgeçilmezlerindendir.

Ege türkülerinin ustası Tolga Çandar'ın yorumu buram buram Ege , Muğla , çam kokuları taşır.
Sümer Ezgü , Hale Gür , en son olarak Kubat , bu güzel ezgiyi bize en iyi yorumlayanlardır.
Yakıcı ,gönül sızlatıcı , hazin bir melodisi vardır , Ormancı türküsünün..

Hikayesi de bir o kadar hüzünlüdür.

Temmuz 1946'da Muğla'nın , şimdiki adı Çaybükü olan Gevenes Köyü'ndeki Belen kahvesi'nde vuku bulan gerçek bir olay üzerine Değirmenci Pisili Tahir Usta tarafından bestelenen ve zamanla ünü Türkiye geneline yayılan bir halk türküsüdür , Ormancı Türküsü...

Türkünün hikayesi

Gevenes köyünde 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, ağa çocuğudur. Mustafa’nın en yakın arkadaşı , köy muhtarı olan Tevfik Cezayirli'dir.

Her akşam köy kahvesinde dama oynayan iki arkadaşın iddialı ve dostane karşılaşmaları kahvehanedekiler tarafından da ilgi ile izlenir.

1946 yılının Temmuzunda sıcak bir yaz akşamında , Ağa oğlu Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik Cezayirli, yine dama tahtasının başına otururlar.
Oyunun yarısında 'Sarı Memet' lakaplı Orman Memuru Mehmet İn çıkagelir. Mehmet, sarhoştur.
Bir gün önce, komşu Çiftlik köyünde orman yangını çıkmıştır.

Ormancı, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için bekçiyi muhtardan ister. Ancak bu arada 1946 seçimlerinin evrakı da Yatağan’a gönderilecektir. Her türlü evrak Yatağan’a köy bekçisi tarafından götürülmektedir. Muhtar Cezayirli
- 'Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem'
cevabını verir. Bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında tartışma başlar. Muhtar Tevfik Cezayirli,
-'Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et' der ve oyuna devam eder. Ormancı dama masasına bir yumruk atar. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancıyı tokatlar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, ormancıyı sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler.
Ormancı bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak’ın tahammül sınırını daha da zorlar. Şahbudak, yerinden kalkar, ormancının üzerine yürür. Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak’ı kolundan yaralar.
O zaman, Mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. Muhtar, ormancının ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa tetiği çoktan çekmiştir ve kurşun muhtar Tevfik Cezayirli'ye isabet eder. Ormancı Mehmet İn, bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. İkinci atışta Mehmet İn, yere düşer. Arka cebinde tütün tabakası olduğu için, ona bir şey olmaz. Ama Tevfik kanlar içindedir.
O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik’i, tahta bir sal üzerinde köyden 23 kilometre uzaklıktaki Muğla Devlet Hastanesi’ne götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir.
Mustafa, Doktor Veli Bey’e, “Babamın selamı var, bu adamı iyileştir” diye yalvarır.
Doktor Veli Bey,
- “O ölecek, önce senin kolunu saralım” diye yanıt verir.
O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa’yı yanına çağırarak,
-”Ben ölüyorum, hakkını helal et” dedikten sonra can verir.
Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için teslim olur, 4 yıl ceza alır. Cezaevindeyken her gece Tevfik rüyasına girer. Ancak ormancıya kini gittikçe artar.
Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Mehmet İn ise, tayinini ister, Kavaklıdere Orman Müdürlüğü’ne atanır. Aslen Marmarislidir. Emekliliğinden sonra oraya yerleşir. Doksanlı yılların başında da ölür.
Mustafa Şahbudak da, cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla’ya yerleşir. Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşı Muhtar Tevfik Cezayirli’yi öldürdüğünde, arkada 25 yaşında bir eş ve 3 çocuk bırakır. Muhtar’ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayıp birkaç yıl sonra akli dengesini yitirir. Oğlunun biri İzmir’e yerleşir. Diğer oğlu ile kızı, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam ederler.
Bu arada Mustafa'nın anne tarafından akrabası olan Değirmenci Pisili Tahir Usta Gevenes Köyü’nde yaşanan bu acı olayın türküsünü bestelemiştir. Bu türkü bugün düğünlerde okunan, herkesin diline düşen Ormancı türküsüdür.
Hayatının kalan yıllarını bu olayı unutmaya çalışarak geçiren Mustafa Şahbudak da 28 Mart 2005 günü İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 83 yaşında ölür.
Erkan Karagöz'ün , Milliyet bloglarındaki bir yazısında biraz daha farklıdır olayın seyri ...
Bir de ordan izleyelim:
22.06.1946 yılında, sıcak bir haziran akşamında, Gevenes Köyü’nün sevilen ve saygı duyulan genç muhtarı Hacı Ahmet Oğlu Tevfik Cezayir ile samimi arkadaşı Soğanların Mustafa Şahbudak, köyün ovaya bakan kahvesinin önünde, iddialı ve dostça dama oynamaktadırlar.
Sevilen bu iki gencin dama oyunları, köylüleri tarafından ilgiyle izlenmektedirler. Bu iki gençten birinin muhtar olması, diğerinin de köyün ağasının oğlu olması ilgiyi artırmaktadır. Bu iki genç, oyunun sonucuna göre kim yenilmişse seyirciye ikramda bulunmaktadır.
6 Haziran sabahı dağda yangın çıkmıştır. Orman yangınının çıktığı civardaki, köylüler yangını söndürmek için müdahale eder. Muhtar Tevfik akşam üzeri bekçiyi yangın mahalline gönderir, bekçiden kendi köyünün hudutlarında yangın olmadığını öğrenir.
Ormancı Sarı Mehmet sarhoş bir halde kahveye gelir:
- “Dağ yanıyor, siz burada oyun oynuyorsunuz! Çabuk oyunu bırakın, yangını söndürmek için yangın yerine koşun” der.
Ve o sırada yumruğunu Muhtar Tevfik ve Mustafa’nın dama oynadığı masaya vurur. Dama taşları etrafa saçılır. Muhtar Tevfik:
- “Ben bekçiyi gönderdim. Bizim hudutta yangın sönmüş” deyince, Ormancı,
-“Ulan sen benden daha mı iyi bileceksin? Derhal yangın yerine gideceksiniz !” deyince, Mustafa Şahbudak Ormancı’ya bir tokat atarak gönderir. Ormancı az sonra tekrar gelir. Bıçağıyla Mustafa’ya saldırır. Mustafa kolundan yaralanır. Ve tabancasını Ormancı’yı vurmak için ateşler. O sırada Muhtar Tevfik de Ormancının önüne geçmiştir. Kaza kurşunu ile Muhtar Tevfik ağır yaralanır. Ormancı da kasığından ve topuğundan yara alır. Olay yerinden kaçar. Köylüler yaralı muhtara sal yaparak, Muğla’ya hastaneye yetiştirmeye çalışırlar. 43 yaşındaki Tevfik’in bir gün sonra, Muğla’dan ölüsü gelir. 24 yaşındaki Mustafa Şahbudak da üç buçuk yıl ceza alır.

Bu olay üzerine Tahir Usta “Ormancı Türküsü”nü dile getirir.

On yıl öncesine kadar köyde türkünün çalınması da, söylenmesi de yasaktı. Acısı o kadar taze yani .
Olayın yaşandığı yer, Çaybükü köyünün iliştiği ve ‘Belen’ olarak adlandırılan tepecik üzerindeki kahvedir.



..................................



Ormancı türküsünün sözleri........


Çıktım Belen Kahvesi'ne baktım ovaya,
Bay Mustafa çağırdı, dama oynamaya.
Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
Söz dinlemez ormancı, çekmiş kafayı.

Aman ormancı, canım ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

Köyümüzün ortasında, değirmen döner,
Değirmenin suları, dağından iner.
Ormancıya atılan kurşun, Tevfik'e döner,
Tevfik'in feryatları, yürekler deler.

Aman ormancı, canım ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı.

Köyümüzün suları da hoştur içmeye,
Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye.
Tevfik'imi vurdular, hiç mi hiç yere,
Yazık ettin ormancı, köyün iki gencine.






Yararlanılan kaynak : ormancı.info


.................................................



Peki , Ormancı Mehmet İN in ne diyor bu konuda ?

Aşağıda okuyacaksınız ..




ORMANCI'DAN MEKTUP VAR...!

ORMANCI SARI MEHMET'İN 1967 YILINDA NAZMİ YÜKSELEN'E YAZIP GÖNDERDİĞİ MEKTUP...

Sayın Nazmi Yükselen

Bendeniz Orman Muhafaza memuru Mehmet İn.Sizlere bu mektubu yazmamın sebebi söz,güfte ve sesi size ait olan "Ormancı"türküsü'nün şahsımla ilgisi olduğundan dolayıdır.Başımdan geçen olay bambaşka bir anlamda yorumlanarak türkü haline getirilmiştir.Böylece şahsıma ve mesleğimize bir leke sürülmüş oluyor.

Size olayı başından sonuna kadar anlatacağım.Sene 1946,aylardan temmuz.Sıcakların oldukça kuvvetli olduğu zamanlar.Gevenez köyü ve civarı ormanları cayır cayır yanmakta,bizler geceyi ve gündüzü yangın mahallinde geçirmekteyiz.Günlerce süren yangın nihayet söndürülebilmişti.Vazifemiz veçhile yangının failini aramaya koyulduk.Gizli tahkikatlarımızı yapıyorduk.Bütün zanlarımız yangının çıktığı mahalden o günü geçen bir gençte toplandı.İfadesini almak için köy muhtarına o gencin çağrılmasını tebliğ ettik.O akşam kahveye geldim.İçerisi epey kalabalıktı.Bir kenarda Muhtar Tefik ve Bay Mustafa dama oynamakta idiler.Yanlarına giderek muhtara o genci çağırttın mı?dedim.Hayır dedi.Sinirlenmiştim.Yaptığımız amme vazifesine niçin önem vermiyorsun dedim ve elimi masanın üzerine çarptım.O sadme ile dama masası devrilmişti.O anda suratıma kırbaç gibi bir tokat yapıştı.Bana vuran da Bay Mustafaydı.Aklım başımdan çıkmıştı.Üzerimde bulunan bıçağımı çektim gibi Bay Mustafa'ya sapladım.Kahve'nin içi birdenbire karışmıştı.Bay Mustafa tabancasını çekmiş tam ateşlemek üzereyken,birisi seslenmişti.Kaç vuracak seni.Kapıdan dışarı çıktığım anda bir silah sesi duyulmuştu.Patlayan mermi muhtarın göğsüne isabet etmişti.Köyde çok sevilen muhterem Gevenez köyü muhtarıcan vermiştir.Beni ziyaretinizi beklerim.20.09.1967

Adres:Mehmet İn,Orman Muhafaza Memuru,Orman Bölge Şefliği.

KAYNAK:Orhan Bahtiyar,Güz Zamanı Bahar Rüzgarı-Nazmi Yükselen'in Müzikle Dolu 50 Yılı'nın Hikayesi,3.Baskı,Eylül Matbaası,Milas,2005,s.57.


Devamı İçin Tıklayınız...>>

Şeytan Dağındaki Dilek Ağacı


Şeytan Dağındaki Dilek Ağacı..
Ünye’de ağaçlara ve mezarlara bez bağlama inanışı



Umutlarım dallarda asılı
Gözlerim yollarda kaldı
Ellerim gökyüzünde bekledim seni..
Gelmedin..
Bir gece çıktım yola
Şeytan dağındaki ağaca gittim.
Beyaz mendilimi astım dallara
Dilek diledim..
Ve bekledim
Beyaz atın üzerinde
Mor kahküllü şehzade gibi
Geleceğin günü

Dilek ağaçları Anadolu’da yaygın bir inanıştır.
Derdine çare bulamayan veya çare arayan insanların, bir takım güçlerden yardım isteme yoludur.
Ağaçlara bez bağlayarak dilek dilemek, Türklerin anayurtlarından, Ötügen’den Altay’lardan, Ural’lardan, Ergenekon’dan ve ilk dinleri Şamanizm'den getirdikleri ve İslam’a monte ettikleri bir inanış şeklidir..
Çocuğu olmayanlar, çocuğu olan birinin giysilerinden alıp ağaca bağlarsa çocuğu olacağına, evlenme yaşı geçmiş kızlar iç çamaşırlarını ağaca bağlarlarsa evleneceklerine inanırlar, daha birçok benzeri istekler için ağaçlara bez bağlarlar.
Bu yolla köyde ne kadar, çocuk meydana gelmiştir veya ne kadar evlenen olmuştur bilmek zor.
Bu gibi büyü, sihir, yatırlara ve ağaca bez bağlayarak dilek dilemek, muska gibi şeylere Anadolu’da çok inanılır. Bunların çoğu Türklerin eski dinlerinden ve Anadolu'da yaşamış medeniyetlerden aldıkları şeylerdir..
Dinimizle bir ilgisi yoktur.
Çocukluğumda mahallemizde böyle işlerle uğraşan, Muskacı Durmuş diye biri vardı. Muskacı Durmuş her gece yıkılmaya yüz tutmuş tahtaları kararmış evinde cinleri ile ayin yapardı.
Mahallemizin üst tarafı mezarlıktı.
Mahallede genel bir inanış vardı. O gün gömülen ölüler, gece sabaha karşı mezarlarından kalkarlar Muskacı Durmuş’un kapısına gelerek, bizi kabir azabından kurtar diye yalvarırlardı. Bunu bütün Ünye'deki köpeklerin Türbe Mahallesine toplanıp hep bir ağızdan ulumalarından anlarlardı..
Muskacı Durmuş’u bir akşam bir salın üzerinde yatmış vaziyette dört adam getirdiler.
Bütün mahalleli toplandı başında,
-Durmuş ölmüş, dediler.
Durmuş ölmemişti, bir definenin sırrını çözmeye çalışırken cinleri tarafından kara büyü yaptığı için ruhu ele geçirilmişti. Ayaklarından baş aşağıya bahçedeki dut ağacına astılar Durmuş’u.. Ve biraz ilerdeki kuyudan çektikleri kova kova suları boşalttılar üzerine.. Üç gece baş aşağı asılı kaldı ağaçta Durmuş.. Sonra iyileşti ve bir daha kara büyü yapmamaya tövbe etti..
Biz konumuza tekrar geri döbnelim.
Türklerin Müslüman Ortaasya’daki dinleri “Şamanizm” di. Altıncı yüzyıldan sonra Arap akınları ile Müslümanlıkla tanıştılar. Hemen hepsi bir gecede Müslüman olmadı.. Yüzyıllar sürdü. Birçok Türk boyları direndiler. Bugün, Müslüman olmayan, başka dinleri seçen ve Şamanizm’de kalan Türk devletleri vardır. Moldovya’daki Gagauz (Gökoğuz) Türkleri Hıristiyan’dır.

Ortaasya’daki Yakut Türkleri Şamanizm dinindendirler. Hazar Türklerinin kalıntıları olan Karaim Türkleri bugün Litvanya’da yaşarlar Yahudi’dirler. Ama hepsi Türk’tür ve Türkçe konuşurlar.
Türklerin eski dinlerinden getirdikleri bir inanış şekli de ağaçlara bez bağlayarak dilekte bulunmaktır.
Bu bir Şamanizm inancıdır..
Gökteki Tanrıya beyaz, yer ruhlarına kırmızı, yeraltı ruhlarına ise siyah bez bağlanır, bu yolla, Tanrı’ya isteklerini iletirler. Bugün bile bazı bölgelerde bir çok Şaman geleneğinin izlerine rastlanır.. Ağacı, dağı, tepeleri hayvanları kutlu saymak, uzun ömürlü olması için çocuklara Yaşar, Durmuş, Duran, gibi isimlerin konması, türbelere adak adanması, dilek ağaçlarına çaput bağlanması ve nazar değmemesi için tahtaya vurmak gibi adetler Müslümanlıkla ilgisi olmayan Şaman gelenekleridir.. Şamanist inanışlarındaki, dağların ağaçların, ulu ve büyük şeylerin yerini bugün evliyalar, yatırlar ve ağaca bez bağlamak almıştır.
Türkler, Şamanizm’den sonra İslâmiyet’i kabul etmiş ve bu dinin kurallarına uymuşlardır. Ancak eski inançlarından gelen uygulamalarını tam silip atamamış, bir kısmını yeni dinin içine taşımıştır. Ortaasya’daki eski Türk topluluklarının inanç sistemlerini oluşturan “Atalar kültü”, “Tabiat kültü” ve “Gök Tanrı kültü”, “Ağaç kültü” günümüze kadar gelmiştir. Halkın yatırlardan, evliyadan yardım dilemesi eski dinin ritüellerini İslam’a uydurmaktan başka bir şey değildir.
Ağaç, ise eski Türklerde önemli bir ter tutardı. Kökleri, göğe doğru yükselen gövdesi, dal, budak ve yaprakları, eski çağlardan beri insanların dikkatini çekmiştir. İnsan büyüyen, gelişen ve sonunda çürüyen ağaçla, kendi yaşamı arasında bir benzerlik görmüştür.
Altaylı kavimlerde en çok çam ve kayın ağaçlarının kült olarak kabul edildiğini, bunları çınar ve servi ağaçlarının takip ettiği, bu ağaçlara yapılan duaların İslamiyet içinde de devam ettiği gözlemlenmiştir..
Ağaç kültü, Türk toplulukları içinde daha çok Tahtacılar ve Yörüklerde yayılmıştır. Onların ağaçlara büyük saygı ve bağlılıkları vardır. Muharrem ayında ağaç kesmek yasaktır. Hafta içinde ise, Salı günleri ağaç kesilmez. Tahtacılar en çok, sarıçam, ladin, köknar ve ardıcı; Yörükler ise, karadut, çınar ve katran ağacını kutlu sayarlar, Bugün, Tunceli, Adıyaman, Elazığ’da, meşe ve ardıç ağaçlarını ziyaret etmek, , ağaç dallarına dilek çaputları asmak halen yaygındır.

Türklerin eski dinlerinden getirdiği inanışlar.

-Gece tırnak kesilmesinin uğursuzluk sayılacağı.
-Yola giderken önünden kara kedi veya tavşan geçince, bir belâ geleceği.
-Yola giderken arkadan su dökmenin ve tilki görmenin uğur getireceği,
-Ölünün elliikinci gecesi, etinin kemiğinden ayrılacağı.
-Güneş tutulmasında teneke çalınarak, cinlerin kovulacağı.
-Yere düşen aynanın kırılmasının kötülük, kırılmamasının iyilik getireceği.
-Bacalarda öten baykuşun uğursuzluk getireceği.
-Evlerde görülen karıncanın bereket getireceği
-Köpeğin uluması halinde, evden cenaze çıkacağı
-Yıldız kayması denen olayda, birinin öldüğü inancı.
-Makas ve bıçak gibi kesici şeylerin elden alınması halinde, kavga edileceği
-Nazar değeceğine inanıldığında, kulak memesini çekip tahtaya vurulması.

Araştırma: Yaşar Karaduman Fotoğraf: Gülşen Kanık

Yazının orijinali ÜNYEHABERPOSTASI'ndadır


Devamı İçin Tıklayınız...>>

YABAN TV : KATLİAM TV Mİ ?







Aykırı yazılarıyla tanınan gazeteci Ersin Tokgöz, Türkiye'nin ilk yaban hayatı ve avcılık kanalı olarak yayına geçen Yaban TV'ye yüklendi. Ersin Tokgöz'ün analizi, Ufuk Güldemir'i biraz kızdıracak!

İŞTE ERSİN TOKGÖZ'ÜN YAZISI


İlk Katliam Kanalı Yaban TV'nin Öğrettikleri

Yıllar önceydi...
Bir dervişle ilgili kıssada okuduğum bir cümle zihnimden hiç silinmedi:
-Yolunun nasıl bir yol olduğunu anlatırken öğrencisine "Bu yola giren yalan demez. Haram yemez. Bu yol, karıncayı bile incitmekten çekinenlerin yoludur..." diyordu. Yolun dini tarafını dışarıda bıraksanız bile, ister Konfüçyüs öğretilerinin din dışı olan ama dini buyruklarla birebir örtüşen yapısı, ister Kant'ın tamamen seküler ahlak anlayışı isterse dini öğretilerin ilahi buyruklar olsun... Buluştukları payda aynıydı; hani olması gereken insani duyarlılığa ve ahlaki duruşa direkt inen bir bakış.
Dolayısıyla dar anlamından sıyrılsam da bu söz taşıdığı değer açısından, silinmedi...
Onun için, hiçbir zaman anlayamadım bu duruşu ters çeviren ve en nihayetinde kibre denk düşen yönelişleri. Onun için, Türkiye'nin ilk katliam kanalı olan Yaban TV'yi izlerken, katledilenlerden çok, ellerine aldıkları silahla sırf zevk için sonlandırdıkları her yaşamdan sonra attıkları zafer naralarını anlamakta zorluk çekiyorum.

Nasıl bir güdü, hangi tatminsizlik, hangi kompleks, hangi bastırılmış şiddet eğilimi adına avcılık diyerek mantığa bürüdükleri bu şiddet eğilimini anlaşılır kılardı? İnsanların Kabil'den kalma yanlarının kan dökmeye meyilli olduğu ve sürekli bastırdıkları bu duyguyu bir şekilde ortaya çıkaracakları/çıkardıkları söylenir. Ama Kabil'in bir amacı vardı en azından. Kötü de olsa, bir davaydı onun için. Hiç olmazsa zevk için öldürmemişti.
İyi de, avcılık adıyla yapılan katliam ne menem bir istekti? Anlamak için günlerce izledim avcıları Yaban'da. Gözlerinde okuyabildiğim, yalnızca katıksız bir kibirdi. Hani şeytanın "Benim en sevdiğim günahtır" dediği o marazileştiren haslet.

Öldürüyor, seviniyorlardı... Öldürmek için bekliyor, öldürmenin vahşetini beklemenin sabır kısmına atıfta bulunarak derviş edasında "Av, çok gezene değil sabredene gelir" diye manifestoya dönüştürüyorlardı. Bir örnek duruşlar, gözlerde aynı bakış ki tek anlama sabit; kibir... Ne hastalıklı bir duruş...
Aslında doğanın insanları ehlileştirdiği, dinginliğe giden yolu açtığı, insanın yabana açıldıkça insani özüne döndüğü söylenir. Ama işte yabana kibirlerinden açılan bu öldürme meraklıları, yabandan dönünce de aynı marazi duruşu sergilemekten geri duramıyorlar. Çünkü yabandan aranan; insanı, insani bağlarından koparan yapaylıklardan kurtulma hevesi değil burada. Genlerin Kabil'e çalan tarafını açık etmek ancak...
"Öldürebilecek kadar büyüğüm. Hem de zevk için. Selam olsun sana Mefistofeles!" Tamam, bu hastalıklı varoluşları yabanda kalsa, kibirlerini sadece yabandaki canlıları katlederek gösterseler, kabul etmesek de "tamam" diyeceğiz. Ama bir de "yabandan dönüş" var? Bu sefer ne yapmalı? Öldüren ben, öldürebilen ben, yabanı dize getiren o muhteşem avcı, dokunulmazlığına halel geldiği zaman ne yapar?

İşte burada kibirden beslenen korku giriyor devreye... Bakın... Yaban'ın babası Ufuk Güldemir adeta peygamber havasında kerameti kendinden dokunulmazlığını ilan etmiş... Her ne kadar insanlar içine dönse de Alaska'daki o elindeki silahıyla avlarına karşı kazandığı dokunulmazlığı burada da sürdürme sevdasında. Herkesi eleştiriyor, en üst perdeden ahkam kesiyor ama kendisi eleştirilmeye görsün, eleştiriyi geri çektirmek için yaptığı baskılar, avcıdan kaçan avın gösterdiği hırçınlıklar, olmadı susturmak için peşpeşe açtığı davalar... Gırla. Çünkü, belki gören gözü bilgeliğe götürecek yaban gerçeği, kibrin bir son durumu olarak ortaya çıktığı için ters tepki yapmıştır. Her kötü, bir iyiye işaret eder derler. Onun için biz de yabandan öğrenmek için yabana çıkmayız. Sadece aramızda yaşayan yabanlara bakıp ufak ufak ermeye başlarız. Az şey mi?

kaynak: Haberola.com

medyafaresi




Devamı İçin Tıklayınız...>>
 
Clicky Web Analytics