BİR ÇAM KESE BÖCEĞİ HİKAYESİ -- Eğer bu ağaçlar iki ay içinde yeşermezse.......



Sık ya da seyrek te olsa , mutlaka şehir dışına yolculuk yapıyorsunuzdur.

İzlediğiniz yol ormanlık alanlardan geçiyorsa , geçtiğimiz Şubat ve Mart aylarında , kızılçam ağaçlarının özellikle uç dallarında ve sürgünlerinde oluşmuş beyaz pamuksu tırtıl keselerinden çıkmış tırtılları görmüşsünüzdür.

Latince adı Thaumetopoea pityocampa olan Çamkese böceği denilen bu tırtılllar , kızılçamın ibre yapraklarını yiyerek beslenirler. Toprağa indiklerinde upuzun bir tren katarı gibi onlarcası uç uca dizilerek birlikte hareket ederler. Çam kese tırtılının larvalarının üzerlerinde çok allerjik olan birkaç kimyasalı içeren tüysü kılları vardır , dokunduğunuz takdirde şiddetli allerjik etki yapar ve daha fazla temas halinde hastanelik edecek derecede toksiktir.



İşte bu tırtıllar , Kızılçam ağaçlarının yapraklarını yiyerek , ağacın bir anda yanarak kavrulmuş gibi çırılçıplak kupkuru bir görüntüye bürünmesine yol açar.

Son yıllarda ekolojik dengenin gittikçe artan şekilde bozulması ile birlikte , ağaçlara zararı olan bu tür canlıların doğada mevcut olan düşmanları da yok oldu ya da iyice azaldı.


Hal böyle olunca , aşırı ve kitlesel üreme yapan Çam Kese Böceği , geniş sahalardaki ormanlık alanlarda , insanları dehşete düşüren görüntüler meydana getirmeye başladı.
Çok geniş alanlarda , adeta yangın geçirip yapraksız kalmış ve kurumuş gibi görünen ormanlar , bu manzarayı gören insanlarda büyük bir üzüntüye de sebep olduğundan , Orman İşletmelerini arayarak , gördükleri kurumuş ormanların durumunu anlatmakta , ormanların göz göre göre bir böcek yüzünden kuruyup gittiğini , ilgililerin bu konuda ne yaptıklarını sormaktadır.


Gaziemir 'de görevli olduğum geçtiğimiz yıllardan biriydi..
Bir kaç yıl önce , Konak ilçesine bağlı Cennetçeşme civarında 20 yaşlarındaki ağaçlandırma alanında , çok geniş şekilde çam kese böceği zararı meydana gelmişti.

Gerçekten görüntü tüyler ürpertici idi.
Oldukça geniş bir orman parçası , bütün yeşilliğini yitirmiş , kapkara , kuru gövde ve kuru dallardan oluşmuş bir hale dönüşmüştü.
177 Orman İhbar Hattı 'nı sürekli arıyordu insanlar , büyük bir üzüntü ve öfke ile , bu duruma karşı ne yapıldığını soruyorlardı.

Limontepe semtinde oturan emekli bir öğretmendi , doğrudan telefonuma ulaşarak , beni arayanlardan biri.
Gördüğü manzarayı anlatmaya başladı . Orman göz göre göre mahvolmuştu .
Daha önceki yıllarda hiç olmazsa kışın bir araçla gelip ilaçlama yapılıyordu. Bu yıl , o da yapılmamış ve orman elden gitmişti.

Sessizce , anlattıklarının bitmesini bekledim. Sözlerini bitirince , sahip olduğu duyarlılık ve doğa sevgisinden dolayı kendisini kutladım. Yurttaşlık bilinci , sorgulamayı ve ve bir sorumsuzluk varsa , hesap sormayı gerektirirdi. Gördüklerini ve nedenlerini sorgulayan insanların daha da çoğalması gerektiğini belirttim .

Daha önceki zamanlarda bu zararlıya karşı yapılan ilaçlı mücadelenin , doğaya yararlı olmak bir yana , doğaya zararlı etkileri olması nedeniyle terkedilmiş olduğunu ve başka mücadele yöntemleri kullanılmaya başlandığını anlattım.

Çam Kese Böceğinin , çam ağaçlarının ibrelerini yiyerek ağacın gelişimini durdurduğunu , aşırı kuraklık gibi ekstrem hava hallerinde bunun ağaçları nadiren de olsa kurutma ihtimali olmakla birlikte , Çam Kese Böceği zararı görülen ağaçların kurumadığını , bir ay kadar süren bir duraklamanın ardından yeniden yaprak ve sürgün oluşturarak , kendisini toparladığını , bu sahada da böyle olacağını , bir ay kadar sonra , bu sahayı yeniden yeşillenmiş olarak göreceğini söyledim.
Tatmin olmamıştı . Sözlerime müdahele ederek , eğer dediğim gibi bir ya da iki ay içinde bu orman yeşillenmezse , hakkımda savcılığa dilekçe vereceğini söyledi. Son derece üzgün ve sinirli idi.
Kendisine , bir ay kadar sonra bu ormanı yemyeşil göreceğini temin ettim ve bu zararlıya karşı Orman İdaresince yürütülmekte olan mücadele yöntemlerini anlattım.
Bu zararlı ile eskiden beri yapılagelen en bilinen mücadele , Çam Kese Böcekleri dışarıya çıkmadan keseleri toplayarak yakarak yok etmekti.

Ancak , doğal dengenin kaybolması nedeniyle zararlının ormanlardaki doğal düşmanları kalmadığından , zararlının popülasyonunda artma o kadar hızlı idi ki , böcek kesede iken bütün ormanlık alanlarda kış aylarında işçiler tarafından toplanması pratik olarak mümkün olmayan bir yöntemdi.
İlaçlı mücadele terkedildikten sonra , Çam Kese Böceğinin doğal düşmanlarının ormanda ya da laboratuvar şartlarında üretilip zararın görüldüğü alanlara bırakılarak buralarda çoğalmasının amaçlandığı biyolojik mücadele yöntemleri üzerinde çalışılmaya başlandı.

Tırtılları öldüren yararlı böceklerden birisi , Phyrx caudata isimli bir parazit sinektir. Bu parazitin üretilmesinde yine Türk ormancılarının geliştirdiği “Adacıklar Yöntemi” kullanılmaktadır.
Adacık yöntemi ile keselerin içinde bulunan parazit sineklerinin uçarak çam kese tırtıllarının üzerine yumurta bırakması sağlanır.Böylece tırtıllar parazitlenir
Bu yöntemde yeteri kadar toplanan çam kese tırtıl kozaları , tırtılların dışarıya ulaşamayacağı şekilde çevresinde su kanalları oluşturulan yapay adacıklara bırakılarak , buralarda bu sineğin beslenerek çoğalması sağlanmaktadır.

Orman Karıncası kolonilerinin zarar görülen yerlerde çoğaltılması çalışmaları da diğer bir yöntemdir.
Son zamanlarda önem kazanan en popüler biyolojik savaş yöntemi ise , , Çam Kese Böceğinin tırtılını yiyen ve ormancıların TERMİNATÖR adını taktıkları Calosoma Sycophanta adlı predatör yırtıcı ve parçalayıcı böceğin üretilmesidir.
(Çam keseböceği kozasında avını arayan bir Calosoma yırtıcı böceği )

Bu böceğin en temel gıdası Çam Kese böceği tırtıllarıdır.
Üremesi için tırtıllarla beslenmesi gerekmektedir.
İşte İzmir Orman Bölge Müdürlüğünce üretilen Calosoma Sycophanta bireyleri iki yıldır , az önce şiddetli zarar gördüğünü anlattığım Çennetçeşme civarındaki ormanlık alanlara bırakılarak, Çam Kese Böceği popülasyonunun doğada olması gereken denge düzeyine indirilmesi amaçlanmaktaydı.
İnsan , zekası ile , doğadaki düşmanlarının neredeyse tümünü altederek ortalama yaşam süresini uzatmış ve erken ölüm oranını en aza düşürerek dünya üzerindeki insan nüfusunun orantısız şekilde çoğalmasına yola açmıştı.
Son derece hızlı şekilde artan nüfusunun gereksinmelerini karşılayabilmek için , doğayı onarılmaz noktaya gelecek ölçüde tahrip etmiş , ve yol açtığı çevresel kirletici etkenler ile ekolojik dengeyi tamamen bozmuş , doğadaki düzeni de altüst etmişti.
Doğadaki bu inanılmaz tahribat , biyolojik dengede de olumsuz zararlar ile kendini belli etmeye başlamıştı.
Son yıllarda Ormanlarda kitlesel olarak görülen zararlı böcek üremesinin önüne geçmek için yapılan biyolojik çalışmaları anlatmamı ilgiyle dinlemekte olan emekli öğretmen , Ormancıların orman zararlılarına karşı yürüttüğü biyolojik mücadele yöntemlerini ilk defa duyduğunu söyledi.

Doğrusu , ormandaki kurumaları görünce bir vatandaş olarak büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Ancak yapılmakta olan bütün bu çalışmaları duymaktan mutlu olduğunu ve olumlu sonuçlar alınmasını dilediğini belirtip teşekkür ederek telefonu kapattı.


Devamı İçin Tıklayınız...>>

KASTAMONU ENTEGRE A.Ş 'YE TEKNİK GEZİ


Geçtiğimiz hafta sonunda , cumartesi günü , İşletme Müdürleri ,İşletme Müdür Yardımcıları ve teknik elemanların katıldığı , Akhisar ve İzmir Orman İşletme Müdürlüğünce Kastomu Entegre Ağaç Ve Ticaret A.Ş 'nin Balıkesir tesislerine düzenlenen teknik gezi , son derece yararlı geçti.
Akhisar İşletmesi'nde İşletme Müdürü Musa KARASU'nun evsahipliğinde neşeli ve zevkli bir sabah kahvaltısından sonra toplu olarak Balıkesir'e hareket edildi.
Bilindiği gibi ,Kastamonu Entegre Ağaç Ve Ticaret A.Ş , Orman İşletmelerinin ,ormancılık faaliyetleri esnasında elde edilen orman ürünlerinin ekonomiye kazandırılmasında , özellikle Ege Bölgesindeki en büyük alıcısıdır.

Orman sıklık bakımları ya da gençleştirme çalışmaları sırasında elde edilen lif yonga odununun hammadde olarak kullanıldığı Kastamonu Entegre A.Ş tesisleri , teknoloji bakımından Avrupa'nın ön sıralarında yer almakta , yurtdışına yaptığı yonga levha ,MDF levha ve türevleri ihracaatından önemli bir döviz girdisi de sağlanmaktadır.

Bu tip teknik geziler, Orman işletme teknik personelinin , ürettikleri lif-yonga odunlarının üretildiği ormandan fabrikaya yolculuğunu , burada gördüğü işlemleri , ve sonuçta meydana gelen ekonomik değeri yerinde izlemeleri ile , hammadde üretimlerinin daha bilinçli , standartlarına ve amacına uygun olarak yapılması yönünde sektör ile orman işletmelerinin birbirini daha iyi tanıması ve anlamasını sağlayıcı rol oynamaktadır.

Tesislerin de tanıtıldığı toplantıda , Tesis yetkilileri piyasa , üretim , hammadde tedariki ile ilgili gelişmelere , özellikle hammadde ile ilgili standart konularında zaman zaman karşılaştıkları sorunlara ve bu yöndeki beklentilere değindi.Hammaddeyi üreten ve onu işleyenlerin bir platformda buluşarak gelişmeleri ,sorunları ,görüş ve düşünceleri , beklentileri ortaya koyması , daha yüksek standartların yakalanması açısından önemliydi.

Daha sonra, , firma teknik elmanlarınca verilen bilgiler eşliğinde üretim bantlarındaki Yonga levha üretim aşamaları incelendi.
Kastamonu Entegre Ağaç Ve Ticaret A.Ş konuklarına iyi bir ev sahipliği sergiledi.
Teknik gezinin tamamlanmasından sonra ;İzmir İşletmesi teknik elemanları ,Edremit'e geçerek İzmir'de İşletme Müdür Yardımcısı iken Edremir Orman İşletme Müdürlüğüne atanan Muhammet KARAHAN'ı ziyaret etti.

İzmir'de uzun süre işletme şefliği ve müdür yardımcılığı görevleri yapmış olan Muhammet KARAHAN ile İzmir işletmesindeki dostları ortak anıları tazelediler.


İzmir Orman İşletmesinde her biraraya gelindiğinde vazgeçilmez bir ritüel halini alan muziplikler yine Ahmet KÖLE ve Mustafa PERVANLAR'dan geldi Bu defaki kurbanlar Yalçın AKIN ve Remzi BİRCAN'dı..

Yapılan muziplikleri anlatmak ise , bir başka sefere ...
Bu arada , Ayvalık-Burhaniye arasında başımızdan geçen bir olayı da burada anlatmak durumundayım.
Burhaniye'den Ayvalık'a giden asfalt yol son derece kötü asfaltlanmış olmalı ki , yağmur vb nedenlerden yol yüzeyinde büyükçe ve derin çukurlar oluşmuştu .
Akşam karanlığında çukurları erken farkedemeyen şoförümüz , son anda yapmaya çalıştığı ani manevralarla sürekli olarak , aracı çukurlardan korumaya çalışıyordu..
Ekbir adlı akaryakıt istasyonuna 1-2 km kala , olan oldu.
Geniş ve derin bir çukurdan kaçamayan aracımızın sağ tekerlekleri çukura düştü. lastikte ve araçta hasar var gibi görünüyordu.
Sağa yanaşıp durduk.
Yoldan savrulup devrilmekten son anda kurtulmuştuk , ama aracın sağ arka lastiği yarılmıştı.
Önümüzde bizimle ayni kaderi paylaşmış 3-4 adet araç daha , dörtlü sinyallerini yakmış , çaresizce yarılmış lastiklerine bakıyor , başlarına daha kötü bir kaza gelmediği için de seviniyorlardı.
Öndeki kazazedelere geçmiş olsun dedik. Polisi aradıklarını , yoldaki kazaları ve yaşanabilecek daha kötü bir kaza olabileceğini çukurlara acele tedbir alınmasını söylediklerini anlattılar.
Polis memuru cevap olarak , bugün zaten ayni yerden bu şekilde yaklaşık 18-20 tane kaza ihbarı aldıklarını , ancak kendilerinin yapabilecekleri bir şey omadığını , Karayollarının .... no.lu telefonuna müracaat edilmesi gerektiği söylemiş kazazedelere..
Polisi ilgilendiren yönü yokmuş olayın .
Çünkü muhtemelen henüz adli boyutu olan bir hadise meydana gelmemiş olduğundan yani ölen ya da ağır yaralanan olmadığı için durumdan vazife çıkarmayı, tedbir almayı gereksiz görmüşler besbelli.
En azından üç-beş can kaybı ile sonuçlanan kazalar meydana gelmeli ki , beylerimizin yerinden kalkıp , yolda kazalara karşı uyarı yapmaları ve tedbir almalarına deysin , değil mi ?
Yine Polisin verdiği bilgiye göre , Karayolları , yolların bakım ve onarımını özel sektöre ihale etmiş , onlar da zamanında gerekli onarımları yapmadığından bu durumlar yaşanıyormuş.
İnsana ne kadar değer verildiği , bir takım kamu kurumlarının ya da bir kısım kamu personelinin tavırlarında ve görev anlayışlarında apaçık görünmüyor mu ?
Hala örümcek kafalı , statükocu , Stalinvari bürokrasi büsbütün ortadan kalkmamış güzelim ülkemizde besbelli. Pırıl pırıl , toplumuna nasıl daha yararlı olabileceğini düşünen aydınlık yüzlü bürokrat tipinin çoğalmakta olması ile bu tiplerin tarihe karışacağı günlerin yakın olduğunu ümit etmek istiyoruz.
Neyse , biz yine Burhaniye-Ayvalık yoluna dönelim...
Aracımız zorlukla çalışıyordu ,elektronik sistem kaza moduna geçmiş ve aracın hareket etmesini engelliyordu.Nihayet , bir lastik tamircisinin bulunduğu söylenilen EKBİR akaryakıt istasyonuna geldik. Bizden önce gelen araçlar da sırada bekliyordu. Lastikçi , bir yakının ölüm haberi üzerine ayrılmış. Telefonla bulundu , rica minnet geriye çağırıldı.
Aracımızın lastik sorunu giderildikten sonra tekrar yola koyulduk.
Gece yarısından saatler sonra , oldukça geç bir saatte İzmir'e ulaştık. Grup neşesinden bir şey kaybetmemişti , ama soğuktan ve bu küçük terslikten dolayı yorgun düşmüştü .
Bu geziden , pek çok teknik bilgilenme ve ilginç anılar eklenmişti dağarcığımıza, bunun farkındaydık hepimiz..


Devamı İçin Tıklayınız...>>

TEMEL YAPARSA......


Rizede yangın geçirmiş bir orman alanı , Rize'li Doğasever gönüllüler tarafından ağaçlandırılacaktı.
Temel de gönüllü oldu.

Dikim işinin organize edilme görevi Temel'e verildi.

Ve tüm ekipler işlerini yapmaya başladılar kararlaştırılan tarihte ...

Birinci ekip çukur açıyor , ( fidan dikimi ile görevli olan ikinci ekip yok , işleri çıkmış gelmemiş... ) , üçüncü ekip çukuru dolduruyor, dördüncü ekip ise (ortada fidan diken olmadığından fidan dikilmeden üçüncü ekip tarafından kapatılan çukurları) suluyordu.

Günlerce çalıştılar. Tüm orman alanında çukurlar kazıp kapattılar ve bu çukurları suladılar.
Çok ta yoruldular.

Fakat iş bitiminde Temel başarmanın mutluluğunu yaşıyordu:

-Haçan iküncü ekip bizi satmişdür.Amma biz üstümüze düşen vazifeyü yapmaduk mı ? Allahaşkına deyun bağa...!

Karadeniz'li tüm dostlara ithaf olunur.

RESİM:http://www.mehmetelmas.com/arsiv/imgs/ag.jpg


Devamı İçin Tıklayınız...>>

BİR ORMAN MASALI






Bir varmış, bir yokmuş .
Dünya'nın güzellikleri çokmuş...
Renk renk çiçekler böcekler
Kurtlar, kuşlar, balıklar
Göl kıyılarında sazlıklar
Çimenler, çayırlar, bayırlar
İlle de en güzeli yeşil ormanlar...
Ormanlar ki ne ormanlar
Eşsiz, benzersiz yeşil örtü
Doğanın en güzel kürkü...
Anlatılmak istenen sözün özü
Yeşil bir kentin ulu, uludağlarında
Yamacında, yöresinde, bağlarında
Çeşit çeşit çamlar, dişbudaklar, kayınlar
Gölgesindeki sularda alabalıklar, yayınlar
Bir orman varmış ki namlı mı namlı
Say ki cennet burası
Yeşil kenti varsıl yapan bu ormanı
Bilmeyen, duymayan kalmamış...
Kuşlar cıvıl cıvıl dallarda
Çilek, kiraz satan köylüler yollarda
İnsanlar bu uludağların ormanlarında
Sağlıkla, mutlulukla dolarmış
Ormanlardan uzak kalanlar sararıp solarmış...
Doğanın dengesinin kurulduğu düzende
Orman yağmuru çeker, yağmur ormanı besler
Yaşayıp giderlermiş ulu, uludağlarda...
Bu yeşil örtü, doğanın en güzel kürkü ormanın
Gözü pek yokmuş düz ovalarda, bağlarda
Tüm kenti görkemli bir tepeden izler
Bahar geldiğinde kar sularını süzer
Barajları, kuyuları doldururmuş
İnsanların yüzlerini mutlulukla güldürürmüş...
Bu kentin yeşil tutkunu insanları
Dağlardaki bu ormanları pek severmiş
Ağaçlarını korur, ona övgüler düzermiş...
Filizleri yemesinler diye, keçileri salmazlarmış
Servetleri tükenmesin diye ellerine balta almazlarmış
Çünkü onlar;
"Ormanlarımdan yaş kesenin, başın keserim"
Diyen Fatih'in torunları,
Doğan bebesi için fidan diken
Anayurt Anadolu'nun çocuklarıymış...
İşte herşey böyle mutlulukla gülerken yüzlerine
Baltalı adamlar dadanmış dağlarına, düzlerine
Şaşkına dönmüş, önce varamamışlar ayırdına
Bir anlam verememişler yabanların saldırılarına...
Kara düşünceli, kara paralı bu adamlar
Gizliden gizliye kesmişler ağaçları
Yuvasız bırakmışlar kurtları, kuşları...
Bulamaz olmuş arılar balları için kovan
Önceleri hiç kimse olmamış bu adamları kovan...
Derken kesildikçe ağaçlar
Mantar gibi çıkmış gecekondular
Bozmaya başlamış ormanın dengesini
Kara düşünceli, kara paralı adamlar...
Kar düşmez olmuş dallarına çamların
Kuşku düşmüş içine ormana sığınan canların
Ne olacak sonumuz bu gidişle
Diye sormuş ayılar, kurtlar, tilkiler
Geldi bu yabanlar bizi yuvamızdan ettiler
Bunca endişe, korku yetmezmişçesine
Bir de kibritli, çakmaklı adamlar
Dalmışlar ormana, orman alev almış
Çıra gibi tutuşmuş, yanmış
Köstebekler, dağ fareleri bile
Kış uykularından uyanmış
Gözyaşı dökmüşler; nedir bu çile diye...
Sarmış yangınlar tüm ormanları
Giderek artmış kentlilerin gamları
Bu ne aymazlıktır, bu ne kötülük
Bizler yeşil yakılmaz diye bilerek büyüdük
Bunlar nasıl adamlar, nasıl yabanlar
Yandıkça o güzelim fidanlar
Analar yavrusunu yitirmişçesine ağlamış
Dağ köylüleri karalar bağlamış
Kayıp gidiyor elimizden ormanlarımız
Acımasız ellerce kesildikçe ağaçlarımız
Erozyonla eriyor en verimli topraklarımız...
İçlerinden biri demiş ki;
Bu Dünya'da ölümden başka, neye yoktur ki çözüm?
Tuttukça ellerim, gördükçe gözüm
Ormanlarımıza el uzatan
Benden beğensin ölümlerden, ölüm
Gerekirse uyumayalım, bekleyelim ormanımızı
Kurt, keklik, tilki, tavşanımızı...
Böylece girişmişler işe hiç duraksamadan
O yeşil ovalarını kuraklık sarmadan
Yanan, kesilen ağaçların yerine
Yılmadan dikmişler yeniden fidan
Ormanlarımız bizim herşeyimiz
Tüm varlığımız, doğal servetimiz
Hakkı vardır onlar üzerinde
Saçı bitmedik yetimlerle, doğmadık bebelerimizin
Ülke toprağımızı yedi düvelden korurcasına
Çekinmeden can veririz ormanlarımız uğruna...
Yediden yetmişe tüm kentliler
Gelinlik kızlar gibi süslenmişler
Uludağlarına doğanın en güzel kürkünü giydirmişler
Yeniden bulmuş doğa yitirdiği dengesini
Mutlulukları bir kat daha artmış
Duydukça kurdun, kuşun, kekliğin sesini
Ant içmişler hep birlikte ormanları üstüne
Duyrmuş herbirisi tüm eşine dostuna
Bundan böyle yine töremizdeki gibi
Her doğan bebemize, her yeni kurulan yuvamıza
Dikeceğiz genç bir fidan
Var oldukça bu ülke, bu ulus
Ormanlarımız verecek bize can...
Bir kez daha ant içmişler
Daha özenli olalım, daha da uyanık
Duyulmasın balta sesi, kokmasın yanık
Göz dikmesin kara paralı, kara adamlar
Ormanlarımız yeşil kalsın
Çökmesin başımıza kara dumanlar...

07.12.2005 Selma Erdal


GEZEGENİMİZ.COM'dan


Devamı İçin Tıklayınız...>>

17 AĞUSTOS DEPREMİYLE İLGİLİ BİLİNMEYENLER




Komplo teorilerini öteden beri sevmişimdir.
Gölcükte 1999 yılında meydana gelen o büyük depremle ilgili olan bir makaleye geçenlerde bir yerde rastladım..
İlginç bir yazı .
Ben en azından şunu biliyorum. Yugoslav asıllı Tesla adlı bilim adamı on yıllarca önce , yer altındaki enerjiyi açığa çıkarmak konusunda müthiş bir buluş yapmış , ancak kendisinin ölümü , ve icadının akibeti sırlara gömülüp gitmişti.

Bu arada Gölcük depreminde "deprem esnasında yer gök kıpkızıl oldu, ortalık aydınlandı " diyen deprem tanıklarını da , denizin altında garip yer şekili değişikliklerini de unutmadık.
Benim gibi henüz yeni okuyorsanız , Komplo teorisi mi gerçek mi , kararınızı verin.
17 Ağustos 1999, Gölcük Saatler gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarıya atarken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ali Kırca' nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda , enkazdan kurtarılan bir bayan şunları söylüyordu :

'O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu,depremden farklı bir şeydi."Bir iddiaya göre depremden hemen önce Gölcük' ten Avcılar' a kadar geniş bir alanda görülen "ateş topu" ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı.Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı. Kimine göre de Yugoslavya''ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozması sebebiyle depremin gerçekleştiğini söylüyordu. Hatta bazılarına göre işi PKK bile yapmış olabilirdi.

Nitekim CNN televiyonu Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında depremin arkasında PKK mı var" sorusuna "Sanmıyorum" cevabını vermişti. Oysa bu sorunun doğal yanıtı "siz ne saçmalıyorsunuz,depremle PKK nın ne alakası var." Olmalıydı. Bu soruya verilen cevap, akıllara, PKK nın deprem oluşturabilme ihtimalinin olduğunu düşündürdüğü gibi, yapay depremlerin olabileceği sonucuna da götürmektedir.

Depremden sonra bir çok teoriler ortaya atılmıştı fakat içlerinde en ilginç olanı Future Times ’da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikaye şöyleydi :
Kaliforniya San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler halinde dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllar önce Sırp asıllı Amerikalı bilimadamı mucit Nicola TESLA tarafından geliştirilen bu “düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli” tekniğini, hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.

ABD dünyanın ve kendi insanlarının tepkisini almamak için bu projeyi barışçı “deprem indirgeme” sistemi diyerek, bir yandan tepkileri azaltıp diğer yandan fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenlerle proje önce Avustralya’nın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra değişik zamanlarda Kafkaslar’da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki Ant dağlarında denendi ve büyük aşama kaydetti.

Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem kuşağındaki ülkelere sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Üniversitelerle ortak projeler geliştirildi, yüzlerce bilimadamına Amerika’da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi. Ancak projenin gizliliği esastı. Bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarında yürütülüyordu. Ancak zaman zaman bilgi sızıntısına olanak verilerek halkın bu konu hakkında bilgi sahibi olması istendi. Kobe’de ve başka yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler çıkar gruplarınca terör ve mafya örgütlerinin işi gibi gösterilmek istendi ve bunda da başarılı olundu.

Ve gün geldi bu sistem Türkiye’de denenmek istendi. Zaten bölge bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı. Nitekim gelişmeleri takip edenler, depremden hemen sonra, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın girişimleriyle Türk Telekom ’un Türkiye’nin sismik bilgilerini Pentagon’a ileten NATO Üssü’nün iletişimini nasıl kestiğini hatırlayacaklardır.

ABD’nin asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları,Kaliforniya San Andreas fay hattına uygulamaktı. Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrail’li uzmanlara verilmişti. Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük Üssüne getirilerek oradaki, yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu. Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değillerdi. Bunu İsraillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı. (Zaten İsraillilerle yapılan askeri tatbikat bu operasyon doğrultusunda önceden planlanmıştır. Dünyanın ve Türk Milletinin dikkatlerini çekmemek için tatbikat adı altında HAARP-TESLA Deprem Makinesini getirip rahatça kurdular.) Böyle bir makinenin deneneceğini zamanın Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Genel Kurmay Başkanı biliyordu, fakat ABD ve İsrail’liler bizimkileri makinenin denenmesi için şu şekilde ikna ettiler : olası İstanbul merkezli bir depremde 100.000 kişinin ölümü, yüz milyar doları aşan maddi kayıp ve Türkiye’nin en az 25-30 yıl geri gitmesi demektir, diyerek bizimkileri ikna ediyorlar.

İsrailliler Amerikalı’larla gece şartlarında elektro-sismik haberleşme tatbikatı yapacaklardı. Deney başarılı olacağından sonunda kimse normal dışı bir şeyin olduğunu farketmeyecekti. Bu amaçla Gece Şahini Tatbikatı’nın (Operation Night Hawk) saat 03:00’te başlaması planlandı. Gece saat tam 03:00’te düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye girecekti. O an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya başlayacak ve 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Ama o gece sabaha karşı birşeyler yanlış gitti. Ve beklenen gerçekleşmedi. Herşey bir anda olup bitmişti. Doğa kendini yönetmeye kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem, beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Her yeri bir anda yerle bir etmişti. Zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiğinde, gece saat 03:05’i gösteriyordu. Daha birkaç dakika öncesine kadar korunağın içinde ŞAMPANYA patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. On binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu düşünce ile hepsi ürperdi. Bu asrın en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yapılan bir felaket...

Sessizliği İsrailli komutanın buz gibi emri bozdu: “Lets pack! We’re moving out! Call operation-Q! Right now! Immediately! Stop whinning! Move, move, move!” (Toplanın! Kaçıyoruz! Q planına geçiyoruz. Şimdi..Hemen! Hadi, hadi!!!)

İşte o andan sonra çantalardan çıkan “Q planı” çalışmaya başladı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. 4 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve ABD Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail’de Ben Gurion’un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi. Amerikan 6’ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar.

Bu arada ilginç bir şey daha olmuştu. Depremle ilgili haberler birbiri ardına gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu. 20 Ağustos Cuma akşamı televizyonlar bir İsrail uçağının Ataköy açıklarında denize düştüğünü duyurdu. Ancak bir süre sonra haber kesildi ve uçağın akıbeti ile ilgili bir daha haber alınamadı.

Olaydan bir gün sonra Deniz Kuvvetleri’nden bir dostum beni aradı ve bu olayda birtakım soru işaretleri bulunduğunu, bu konunun perde arkasını araştırmamı rica etti. Kısa sonra ulaştığım bilgiler, gerçekten ilginçti. Uçak, düştükten kısa süre sonra teknesiyle o sırada Ataköy açıklarında olan balıkçı Abdullah KAPLAN tarafından kurtarılmıştı. Abdullah Kaplan olayı şu şekilde anlatmıştı : “Uçağın düştüğünü görünce derhal yardıma gittik. Uçağın kanatları yara almıştı. Hemen uçağı bağladık ve Zeytinburnu limanına çektik. Teşekkür beklerken küfür yedik. Ne olduğunu bile anlamadık.”

Bu konu o gece o bölgede görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumluluk alanındaydı. Araştırmalar Sahil Güvenlik’in bu konuyla ilgilenmediğini ortaya çıkardı. Olay yerine gelen televizyon ekipleri ise şaşırtıcı bir şekilde çekim yapmaktan vazgeçmişlerdi.
Daha sonra uçağı Zeytinburnu’na yanaştıran balıkçı Abdullah Kaplan, olayı Kumkapı’daki Gümrük Muhafaza’ya iletti.

Kısa süre sonra tutanak tutuldu. Ancak Gümrük Muhafaza da tutanak tuttuğuna pişman oldu. Uçağın sahibi İsrail asıllı biriydi. O gece ne olduğu ise bir türlü anlaşılamadı.

Deprem için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir bilimadamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA Makinesi) kullanıldı. Makinenin ABD Kaliforniya San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünüldü. (ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler gerekiyordu, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.) Neden Türkiye diye soracak olanlar için ise;
- Türkiye de ne yaparsan yap kimsenin umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü deneyi yapabilirsiniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış cahildir, araştırmazlar kadercidirler, Kaliforniya San Andreas fay hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterleri aynıdır.

Ancak ABD-İsrail’in bölge ile ilgili bu hareketliliği ne kadar gizli olursa olsun bazı kaynaklara sızmasını engelleyemedi. Kanadalı bir bilimadamı her nasılsa bu gizli verilere ulaşarak, bölgede bir deprem olacağını ve bunun için bölgenin takip altına alındığını anladı. Ve bunu kendi amaçları doğrultusunda yaklaşık 48 gün ve 240 km hata ile yayınladı. Ancak ne bu bilimadamına, ne de yayınına daha sonra nedense kimse dikkat etmedi.

Gölcük Donanma Komutanlığı’nda görevli asker, astsubay ve subaylar, Donanma karargahında garip birşeyler olduğunu farketmişlerdi. Bu konuyla ilgili bilgiler de nasıl olduysa yukarıda ismini zikrettiğimiz dergide yer almıştı. Peki İsrail askerlerinin bu projedeki yeri neydi? İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece Gölcük’te ne arıyorlardı? Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi. Uluslar arası bir kimliği yoktu. Ama İsrailli subaylar ve üst düzey yetkilileri oradaydı! Peki ne arıyorlardı Gölcük’te?

Bunun nedenini şimdi daha iyi kavrayabiliyoruz. Çünkü bu proje İsraile ihale edilmişti. Bizimkilerin ise bir şeyden haberi yoktu (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı hariç). Bize güvenen de yoktu zaten. Ancak o gece nedense hiç kimse İsraillilere, bugüne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine neden katıldıklarını sormadı. Ya şaşkınlıktan ya da telaştan, enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurmay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketinde bulundu. Herkese verdikleri imaj ise oraya bize yardım için geldikleri şeklindeydi. Hemen bir hastane kurdular. Yaralarımızı sarmaya yardımcı olmak için daha sonra o bölgede bir yerleşim merkezi kuracaklarını açıkladılar. Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeleri çıkararak götürmekti. Gerisi paravan operasyondu. Bizde “Bak şu İsrail’e, olsun, hemen yardımımıza koştu” diyerek sevindik.

Bu operasyon neden gündüz değil de gece olmuştu? Çünkü olacakları kimsenin görmemesi ve gözlemci riski ise en az düzeyde olduğu için gece oldu. Gece saat 03:00’te operasyonun başlaması için yeşil ışık yakıldı. TESLA Cehennem makinesi yer altındaki sığınakta ve deniz altında çalışmaya başlamıştı. En geç 1-2 dakika içerisinde gücü en üst düzeye ulaşmış olacaktı. Aynen de öyle oldu. Makine gürültüyle enerji toplamaya başlamıştı. Bu sırada, Avustralya’da ve Okyanusta bu tür suni depremler öncesinde görülen elektrik boşalması, hava yarılmasından oluşan ışıklar ve patlamalar oluştu atmosferde. Ve arkasından da makinenin boşalması ile birlikte yer yarıldı ve oluşturulan enerji doğaya aktarıldı.

Ancak hesapta doğanın oyunu yoktu. Oluşan deprem hem beklenenden çok uzun süreli, hem de çok daha güçlü çıktı. Şiddeti 7.4’e ulaştığında Amerika’da aletler 7.8’i gösteriyordu. Ve büyük bir patlamayla her şey kontrolden çıktı. TESLA deprem makinesi, depremin enerji gerilimine dayanamayıp parçalandı ve ortaya çıkan güç yeraltında muazzam bir patlamaya neden oldu. Ve bu yer altı laboratuvarının tam üstündeki, herşeyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barındıran ve 8 şiddetindeki depreme dahi dayanıklı olması gereken askeri tesisler un-ufak olarak dağıldı. (demek ki deprem 8’den daha şiddetli oldu)

Bir tedbir olarak tüm bölge ve hatta bütün İstanbul 4 saat süreyle bir haberleşme ablukası altına alındı. Elektrikler kesildi ve telefonlar iptal edildi. Kimsenin birbiri ile haberleşmesi istenmiyordu. Cumhurbaşkanı dahi sabahleyin “benim de telefonlarım kesildi(Türkiye’de bütün her yerin telefonları dahi kesilse önemli kurumların kesilmez çünkü uydu telefonları vardır. Ama uydu iletişimini dahi kestiler)şeklinde garip bir açıklama yapacak ve biz de buna bir anlam veremeyecektik. Demirel tam bir şaşkınlık içindeydi. (Cumhurbaşkanı’nın şaşkınlığı normaldir çünkü ona böyle bir şeyin olacağı ihtimali söylenmemişti. Bu olay duyulur ise Türk halkına nasıl izah edeceğini bilmediği için şaşkınlık içinde idi.) (Hoş bu olay ortaya çıksa bile bu olayı terör örgütü veya mafyanın yaptığı açıklaması yapılacaktı.)

Ne yapacaklarını bilmedikleri için ne Cumhurbaşkanı, ne de Başbakan saatlerce bir şey diyemedi, demeç veremediler. “Üzgünüz” dahi diyemediler. Ancak sabah saat 09:00 sularında televizyon ekranlarının karşısına geçip halka üstün körü bir açıklama yapabildiler. Durum vahimdi. Hatta belki de Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakıf olan yardımcılarından ve olağanüstü Milli Güvenlik konseyinden görüş alıyor ve Türkiye’ye nasıl yardım edileceğini hesaplıyordu. Hemen gerekli sıhhi yardım ekipleri organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarına Türkiye’ye doğru hareket emri veriliyordu. Amerika diyetini Türkiye’ye tam destek vererek ödemeye çalışıyordu adeta.

Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu. Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye’ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Batı başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Herşey kontrol ve koordinasyon altındaydı; bir tek Türkiye dışında. Bizde ise sanki bu emrivaki felakete karşı nasıl tavır almaları gerektiğine bir türlü karar verilemiyor; kararsızlık içinde bocalayarak büyük bir gizlilik içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Batı’da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli bir askeri hareketlilik hakimdi. Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu. Böylece bu işi planlayanlar, gecenin karanlığından da yararlanıp denizaltından parçaları yüzeye vuran TESLA makinesinin kalıntılarını toplayıp, yer altı ve yerüstündeki tüm delilleri de yok ediyorlar ve hatta belki de insanları canlı canlı gömerek tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla Rus araştırma gemisi dahi sabah saat 06:30’da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı. Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu.

Ancak bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da Demirel’in bölgeye gitmelerine izin veriliyordu. Onların dahi ne bölgeye uçuşlarına, ne de telefon irtibatı kurmalarına izin vardı. Sanki koskoca İstanbul ve Kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratıklar tarafından abluka altına alınmışçasına tam bir haberleşme karanlığına sokulmuştu. Tek bir telefon dahi çalışmıyor, elektrikler verilmiyordu.

Ancak Ecevit ve Demirel, belki de olan biteni içlerine sindiremediklerinden olsa gerek, evleri kendilerine mezar olan binlerce insanımızın da acısıyla bir türlü rahat hareket edip halkla bütünleşemiyorlardı.

CNN haber spikerinin “depremin ardında PKK mı var?” sorusuna, Ecevit ona “siz ne saçmalıyorsunuz, deprem ile PKK’nın ne alakası var? Bu deprem Cenab-ı Allah tarafından gönderilen bir doğa olayıdır!!” demesi gerekir iken, diyemiyordu. Sadece spikerle göz göze gelmemeye dikkat ederek “sanmıyorum” gibi o günlerde bizi epeyce şaşırtan bir ifade kullanıyordu.

Peki, Amerika ne yaptı sonra? Hemen tüm imkanlarını Türkiye için seferber etmedi mi? Clinton Amerikan halkından Türkiye’ye yardım etmelerini istemedi mi? Kasım’da Türkiye’ye geleceğini ilan edip, Ecevit’in de bu arada Amerika’ya kendini ziyarete geleceğini haber vermedi mi? Ecevit belki de Amerika’ya bu felaketin ve binlerce şehidin diyetini konuşmaya gidecekti. Nitekim gitti de. Ardından Clinton Türkiye’ye gelerek deprem bölgesini ziyaret etti, insanlarla konuştu, bizleri çok sevdiği imajı verdi, bebekleri kucağına alıp sevdi, onlara hediyeler ve yardımlar verdirdi.
ABD’nin bu aşırı ilgisi sadece bir müttefik olmasıyla açıklanamazdı.

Bu arada, acaba hükümet içinden sızan bilgiler, bazı bakanların özellikle MHP kanadının yabancılara karşı saldırgan tavır takınmalarına neden olmuş olamaz mı? İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un “yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam” demesini şimdi yadırgayabiliyor musunuz? ABD’nin saygın gazetelerinden New York Post’un haberine bir de bu gözle bakın:

“Türk hükümeti, ABD’nin Deniz Hastanelerini kullanmıyor...

Türkiye’deki şiddetli depremde 27.200’den fazla kişi yaralandı. Ancak yetkililer tarafından dün yapılan açıklamada, depremin meydana geldiği tarihten itibaren geçen iki haftalık süre içinde ABD tarafından gönderilen Deniz Kuvvetleri’ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanın bile tedavi edilmediği bildirildi.

Türkiye’ye gönderilmiş olan uluslar arası yardımın çoğunun kullanılmaması Ankara’daki hükümetin eleştirilmesine neden oldu.

Türkiye’de yayınlanan Radikal gazetesi dünkü sayısında, 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulduğunu yazdı.

ABD gemilerinin İzmit’e varışından önce Türkiye Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un, bu gemilere ihtiyaç olmadığına ilişkin sözlerine geniş bir şekilde yer verildi.

Ancak ABD Büyükelçiliği, aralarında 600’den fazla yatak taşıyan Kearsarge adlı geminin de bulunduğu üç adet yüzer hastaneyle ilgili olarak bir uyuşmazlık yaşanmadığını bildirdi.”

Ne ölenler geri gelir, ne de anılarımız.

Ancak İzmit’te, Gölcük’te Yalova’da Halıdere’de Avcılar’da, Bolu’da Düzce’de ve daha nice yerleşim merkezinde enkaz altında hayatlarını yitiren binlerce Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali’ye karşı bir vicdan borcumuzda mı olmayacak? Onlar geride gözleri yaşlı onbinlerce sevenlerini, sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya’da Jony’ler, Susan’lar ve Alice’ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya bilmesin mi?

Emekli Bir Subay:

17 Ağustos depremi kuşkusuz hepimizi derinden sarstı. Deprem bütün ülke halkını derinden üzerken, depremin açtığı yaralar hâlâ tam haliyle sarılabilmiş değil.

Açıkça söylemek gerekirse 17 Ağustos Gölcük depreminden sonra ben de yukarıdaki senaryoya benzer şeyler düşünmüştüm. Daha sonra sağduyusuna güvendiğim bir dostuma “acaba onların işi olabilir mi?” diye sordum. Önemli bir devlet kurumunda uzman olarak çalışan dostum “Açıkçası ben de aynı şeyi düşündüm” diye cevap verdi, son derece sakin bir şekilde...

Bu yazı Sayın Aydoğan VATANDAŞ Bey’in “HAARP-KIYAMET TEKNOLOJİSİ” adlı kitabından özet olarak alınmıştır.
İNANMASANIZ DA OLUR

Taha KIVANÇ - 15 Kasım 1999 - Yenişafak Gazetesi

İster inanın ister inanmayın, bundan 2,5 ay önce, "Gerçek değil, hayal" başlıklı Kulis'i yazarken olayın bu boyutlara varacağını hiç hesap etmemiştim. Dikkatimi çeken bir filme işarette bulunmuştum o yazıda; Bill Clinton'un Türkiye'ye gelişi, filmin konusu ve deprem olayları arasında irtibat kurmuştum... Sonunda, o yazıda 'hayal' diye kaydettiğim gelişmelerin hemen hepsi fazlasıyla gerçekleşti. Üstelik Clinton da beklendiğinden bir gün önce (dün) ülkemize geldi... Sanki komplolara meydan okuyor Clinton...

O yazıma esas teşkil eden filmin adı 'Komplo Teorisi'; başrolde ünlü sanatçılar Mel Gibson ve Julia Roberts oynadığı için dünyanın her tarafında milyonlarca sinemasever tarafından izlendi film. Üşütük görüntüsü veren bir taksi şoförü, adalet bakanlığında çalışan bir genç kadınla ilgileniyor. Genç kadın da şoförü ciddiye almıyor önceleri, ancak birbiri ardına meydana gelen olaylar kadının gözünü açıyor. İzleyiciler olarak bizim zihnimiz karışıyor film boyunca, karşımıza çıkan olayların hangisi gerçek, hangisi 'komplo' ayırt edemez oluyoruz...
Mel Gibson'un canlandırdığı üşütük görüntüsü veren taksi şoförünün filmdeki adı Jerry Flecher... Adam şoförden öte bir şey; 'Komplo Teorisi' adıyla sadece sınırlı sayıdaki abonelerine gönderdiği haftalık bir haber bülteni de çıkartıyor... Bültenin son sayısında bir kaç senaryoya yer veriyor Flecher; bunlardan en önemlisi, NASA'nın, ödeneklerini kesen ABD başkanının hayatına kast eden bir komployu sahneye koyacağını tahmin etmesi... Flecher gazetelerde öylesine yayımlanan bir kaç masum haber arasında irtibat kuruyor ve NASA'nın uzaya gönderdiği bir araçtan yeryüzünü harekete geçireceğini, depreme sebep olacağını tahmin ediyor... Jerry, Avrupa gezisi sırasında ziyaret edeceği Türkiye'de, NASA'nın yapay hareketlendirmesiyle meydana gelecek yer sarsıntısında, ABD başkanının hayatını kaybedeceğini de öngörüyor...
Filmi, ya da o filmin hikâyesine temas ettiğim Kulis'i hatırladınız mı? Senaryoyu kaleme alanlar, Türkiye'deki muhtemel depremin şiddetini bile doğru tahmin etmişlerdi: 7.4... Ben filmin senaryosundaki bizi ilgilendiren ilginç ayrıntılara Kulis'te temas ettikten (25 Ağustos 1999) sonra, 'Komplo Teorisi' filmi benim işaret ettiğim özellikleriyle bazı gazetelerde birinci sayfa haberi oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinde meydana gelen depremlerdeki garip bağlara, ilintilere dikkat çekilen mesajlar İnternet'te dolaşıp durdu. Önceki gün Düzce'de yeni bir deprem meydana geldiğinde 'Komplo Teorisi' filmi yeniden hatırlandı...
Bakın 2,5 ay önceki o Kulis'te neler yazmışım: "Beynim Jerry Flecher gibi komplo teorilerine fazla çalışmaz; NASA gibi bir kurumun istediği yerde istediği zaman yeri harekete geçirebileceğine inanmam da mümkün değil benim. Jerry Flecher olsaydım, 'Komplo Teorisi' filmini bütünüyle gerçek hale getirecek bir senaryo yazmam mümkün olurdu. Sırf Clinton'u ortadan kaldırmak için harekete geçen birileri, iz sürenleri şaşırtmak için, ellerindeki teknik gücü filmde öngörüldüğü şekilde bir kere değil iki kere kullanmaya kalkışmış olabilirler pekâlâ. Birincisi, Gölcük merkezli bir deprem için, ikincisi de başkanı ortadan kaldıracak İstanbul merkezli ikinci bir deprem için... Tabii böyle bir senaryo ancak Jerry Flecher'in hayal dünyasında bulunabilir..."
Tabii, Düzce merkezli yeni depremden sonra senaryo biraz değişmek zorunda; iki değil üç ayrı deprem planlamak gerekiyor çünkü. Biri Gölcük merkezli, diğeri Düzce merkezli, bir de bu ikisinin hazırladığı zihinlerin kabul edebileceği daha güçlü bir üçüncü deprem... Bill Clinton NASA'nın ödeneklerini kısıyor mu, NASA yapay depreme sebep olabilecek teknolojiye sahip mi, şu sıralarda Türkiye'nin üzerinde NASA'ya ait bir uzay aracı dolaşıyor mu? Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyorum ben. Zaten Jerry Flecher değilim ki, birbiriyle ilintisiz olaylar arasında bu tür ilişkiler kurabileyim.
Şu sıralarda cevabını en çok merak ettiğim soru ne biliyor musunuz? "Acaba Bill Clinton Komplo Teorisi filmini gördü, Brian Helgeland'ın yazdığı senaryoya dayalı filmin başarısından sonra J. H. Marks'a yazdırılan romanını okudu mu?"


SİSMİK BOMBA ŞÜPHESİ

Can ATAKLI - 31 Ağustos 1999 – Sabah Gazetesi

Adam diyor ki: “Deprem olmadı, sismik bomba atıldı” al başına belayı, olacak iş mi, ama şeytan da dürtüyor “neden olmasın?” diye.
Balıkçının biri “Tam deprem olurken göğe bir ateş topu yükseldi, gökyüzü aydınlandı, yıldızları tutacak gibi oldum” demesiydi belki de “fısıltı gazetesi”nin tirajı bu kadar büyük olmayacaktı. Balıkçının bu ifadesini başka görgü tanıkları da destekleyince ve bir de üstelik Büyükada açıklarında “ağların eridiği” söylentisi yayılınca “komplo teorileri” de devreye girdi.
Yarın depremin üçüncü haftasına giriyoruz. İlk haftanın sonundan beri konuşulan bir konu var. Hatta öyle ki kimi okurlar “Kardeşim bunu niye yazmıyorsunuz, niye saklıyorsunuz? diye sitem bile ediyor.
Konu şu: Marmara’daki depremin “görülmemiş” ölçüde büyük olmasının nedeni sadece doğa olayı olmayabilir, İzmit Körfezi’ne “sismik bomba” atılmış olabilir.
Böyle bir bomba var mı?
Şu ana kadar böyle bir bombanın imal edilip edilmediği konusunda resmi bilgi yok. Yok ama, teknik olarak mümkün. Sismik bomba şu oluyormuş: Dünyanın çevresine yerleştirilmiş bir uydu, dünyanın herhangi bir bölgesine, insan kulağının asla duymayacağı çok güçlü ses dalgası gönderiyor. Bu da yer sarsıntısına neden oluyor. Eğer bu ses dalgaları kırılmaya yüz tutmuş fay hatlarına gönderiliyorsa, sarsıntı çok daha şiddetli oluyor.
Madem lafa girdik, artık sürdüreceğiz mecburen. “Sismik bomba atılmış olabilir” teorisi nereden kuvvet buluyor? “Fısıltı gazetesi”nin haberlerine göre, CNN’de Ecevit’e sorulan bir soru akılları karıştırmış. CNN muhabiri “Depremde PKK parmağı olabilir mi?” diyor, Ecevit de “Zannetmiyorum” karşılığını veriyor, konu kapanıyor. Ama “komplo teorisi üretecek kapasitede” beyin taşıyanlarda merak başlıyor. “Ne demek PKK parmağı, yani biri istese deprem yapabiliyor mu?
Ardından şu sıralarda CİNE-5’te gösterilmeye başlanacak olan, “Komplo Teorileri” isimli film geliyor. İzlemeyenler için yazıyorum, eski bir ajan olan filmin kahramanı, çeşitli teoriler üretiyor ve ilgili makamlara bildiriyor. Bunlardan biri Amerika Başkanı’na düzenlenecek suikastle ilgili. Filmin kahramanı diyor ki “Başkanı öldürmek isteyenler, Türkiye gezisini bekliyor. Başkan Türkiye’deyken, sismik bomba atılacak, deprem olacak, İstanbul yıkılacak, başkan da enkaz altında kalıp ölecek.”
Nitekim filmin ilerleyen dakikalarında Başkan Türkiye’ye gelmeden az önce deprem oluyor ve binlerce kişi ölüyor.
“Fısıltı gazetesi”nin yaydığına göre, İzmit Körfezi’ndeki alev topu, denizin içinde bulunan ve lava benzeyen madde, Altıncı Filo’nun gelişi, bir Rus araştırma gemisinin depremden iki saat sonra Marmara’ya girişi, bir Amerikan heyetinin Tsunami olup olmadığını araştırmak için bölgeye gelip dalış yapması, Amerika’nın fevkalâde yakın ilgisi, uzmanların yeni deprem olabilir uyarıları “depreme başka şeylerin karıştığı” sanılarını arttırıyormuş.
Tabii böyle anlarda insan beyni “normalden çok farklı” çalışıyor. Hele bizim gibi pekçok işe şeytanın karıştığı ülkelerde bu tür “paranoyak” düşünceler ortaya çıkıyor.
Çıkmakla da kalmıyor, bir sürü insan inanmasa da “Valla neden olmasın?” sorusunu soruyor. Olabilir mi?
Buraya kadar “fısıltı gazetesi”nin yayınlarından derlenen bilgileri okudunuz. Peki gerçekten böyle bir bomba olabilir mi, olsa bile bunu kim, hangi amaçla ve Türkiye’nin kalbine atacak cesareti nasıl kendinde bulur?
Filmdeki gibi “cani bir bilimadamı” olması mümkün değil. Bu silahı elinde tutan bir devletin şu ya da bu nedenle bunu yapması da günümüz dünyasında mümkün olamaz.
Geriye bir tek “yanlışlık” ve sanal hedef olarak da İzmit Körfezi’ni nişanlıyor. Ama ne oluyorsa oluyor, sistem devreye giriyor. Ondan sonrası malum.
Uçuk gibi geldi size de değil mi? Bana da öyle.
Amaaa, Ege Denizi’nde bir Amerikan gemisinin, dünyanın en gelişmiş teknolojisi ile denetlenen ateşleme sisteminin, “yanlışlıkla” devreye girdiğini ve gidip bir Türk savaş gemisini, en önemli noktasından vurduğunu, pekçok Levendimizin ŞEHİT olduğunu da unutamıyorum bir türlü.”
CAN ATAKLI ŞİMDİ İŞSİZ...............
H A A R P

Sedat SERTOĞLU – 24 Ağustos 1999 – Sabah Gazetesi

Bu harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri... Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program bu...
Bu konuyu gündeme getirmemizin nedeni, son zamanlarda bazı kişilerin İnternet aracılığı ile HAARP projesini, Yıldız Savaşları filmleri senaryosu türünden senaryolarla Körfez depremine bağlayıp, birbirlerine iletmeye başlamaları. Hayal gücü oldukça yüksek bir milletiz. Kendimiz uydurup, sonra da kendimiz inanıyoruz. “Fısıltı gazetesi” akıl almaz bir hızla yalan yanlış herşeyi yayıyor. Bu nedenle konuyla ilgili doğruları bilmekte yarar var..
Bu proje 6 yıldan beri, Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz Kuvvetleri’nce gerçekleştiriliyor. Resmi amacı, İyonosfer’de araştırma yapmak. Bu projenin gerçekleşmesinde üç Amerikan şirketi ARCO, Raytheon ve E-Sistemleri, önemli rol oynadı ve hâlâ oynuyor..
Amerikalı askeri yetkililere göre, HAARP şunları gerçekleştirecek:
1-Atmosferdeki termonükleer araçların elektromanyetik vuruşlarını değiştirmek,
2-Denizaltılarla haberleşmeyi kolaylaştırmak,
3-Radar sistemlerini son derece geliştirmek,
4-Çok büyük bir bölgede, ABD ordusu dışında tüm haberleşmeyi durdurmak,
5-EMass ve Cray bilgisayarları ile ortaklaşa, toprağın altını çok derinlere kadar incelemek,
6-Büyük alanlarda petrol, doğalgaz ve mineralleri tespit etmek,
7-Cruise füzeleri gibi her türlü saldırı silahı ve uçağı havada imha etmek.
Gelelim, bu projeye karşıt olan Amerikalı bilimadamları da var. Bunun son derece tehlikeli olduğunu savunuyorlar. Çünkü, onlara göre, HAARP öylesine bir güç haline gelebilir ki, elinde tutan dünyanın tartışmasız hakimi olur..
Projenin karşıtlarından biri olan, ülkenin en ünlü jeofizikçilerinden Prof.Gordon J.F.MacDonald’e göre, elektromanyetik teknoloji bakın daha neler yapabilir:
1-İklimleri değiştirebilir,
2-Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir,
3-Ozon tabakası ile oynayabilir,
4-Deprem yaratabilir,
5-Okyanus dalgalarını kontrol edebilir,
6-Dünyanın enerji alanları ile oynayarak, insan beynini kontrol altına alabilir,
7-Radyasyon yaymayan termonükleer patlama oluşturabilir...
Bunlar yapabildiklerinin sadece bir kısmı.. Dehşet değil mi?
Ancak, Amerika Hava Kuvvetleri, iklimlerin kontrolünü amaçlayan “Spacecast 2020” projesi ile ilgili olarak “Çevreyi değiştirme teknikleri ile bir başka ülkeyi yok etmek veya zarara uğratmak yasaktır” açıklamasını da yapmış durumda...
Bu proje çok küçük sinyallerle çok büyük enerjileri kontrol etme mantığı üzerine kurulduğuna göre, Zbigniev Brezinski’nin 1970’lerde sözünü ettiği “İlerki yıllarda teknolojiye bağlı daha kontrollü bir toplum olacağı ve elitlerin bu imkanı kullanacağı” cümlesi sanki gerçek oluyor...
ABD eski Başkanı George Bush, “Yeni Dünya Düzeni” cümlesini kullanırken, acaba sadece, siyasi anlamda mı bunu söyledi?
Sizce HAARP ile ilgili bir başka ilginç şeyi anlatalım... Bu konuda Web’de açılan sayfalar, buradaki konuşmalar, gelen bilgiler, tartışılan konular sık sık esrarengiz eller tarafından silinip yok ediliyor. HAARP, bu konuyu inceleyenlere göre, 1994 yılından bu yana, en çok sansüre uğrayan konu durumunda...
Bir de bu konuda yazılmış olan ve adını çok ilginç bulduğumuz bir kitaptan söz edelim:
“Angels D’ont with HAARP..”
HAARP tartışması ABD’de daha çok uzun süreceğe benziyor...”

SEDAT SERTOĞLU ŞU ANDA AKŞAM GAZETESİ’NDE ÇALIŞIYOR........

İLGİLİ KONULAR:


Devamı İçin Tıklayınız...>>
Add to Technorati Favorites
 
Clicky Web Analytics