İZMİR ORMAN İŞLETMESİ 'NDE 2008 NASIL GEÇTİ ?


2008 yılı , İzmir Orman İşletmesinde oldukça hareketli bir yıl oldu.

Menderes İlçesindeki Küner-Şaşal Orman Yangını, 2008 yılında , İzmir'in , ülkenin ve dünyanın doğal bir zenginliğinin büyük zarar gördüğü bir orman yangını olarak hafızalarımıza kazındı.
Gönüllerimizi biraz da olsa serinleten iyi haber ise , Gaziemir Orman İşletme Şefi Erdal ŞAHAN , ve Gümüldür Orman İşletme Şefi Nedim BOZKURT ve ekiplerinin zamanla yarışarak, yangının siyah izlerini , yeşile dönüştürmek için verdikleri insanüstü çaba oldu.
Yangın geçiren sahadaki toprak işleme , dikim ve doğal yolla gençleştirme çalışmaları büyük mesafeler katetmiş olup önümüzdeki haftalar içinde tamamlanması bekleniyor.
Orman Yolu yapımlarında da 2008 , atılım yılı idi. Geçen yıllarda başlamış olan yolu olmayan havzalara ulaşım sağlama çalışmalarında , 2008 yılında İzmir Orman İşletme Müdürlüğünde 80 km.den fazla orman yolu inşa edildi.
Ormanların rehabilitasyonu , doğal ve yapay gençleştirme ,sıklık bakımı çalışmalarında da başarılı çalışmaların yapıldığı yıl oldu 2008.

Urla'da genişçe bir alanda çitlenbik ağaççıklarına Sakız ağacı aşılandı.

Gaziemir Orman İşletme Şefliğinin Alionbaşı havzasının ulaşım sorunu tamamen , Tekketepe-Soğuksu havzalarının ,Balçova Baraj havzasının ulaşım sorunu ise büyük ölçüde çözüldü .
İşletme Müdürü Hüseyin DİNÇER 'in Ormancılık çalışmalarına verdiği önem ve İşletme Şefliklerine verdiği destek , Şefliklerdeki başarılı çalışmaların en büyük etkenlerinden biriydi.
2008 yılında İzmir Orman İşletme Müdürlüğünde su kaynaklarına uzak olan ormanlık alanlarda inşa edilen yangın göletleri ve havuzları , yangın söndürme çalışmaları açısından yaşamsal önem taşıyan çalışmalar arasındaydı.


Yangın göletleri ve havuzları yapımında , doğasever kişi ve kuruluşların maddi desteklerinin de önemli bir katkısı olduğu görülmekteydi.
İşletme Müdür Yardımcısı Muhammet KARAHAN 'ın Edremit İşletmesine İşletme Müdürü olarak atanması ve Urla Orman İşletme Şefliğinde uzun yıllar mühendis ve İşletme Şefi olarak görev yapmış olan Zafer DERİNCE 'nin İşletme Müdür Yardımcısı olarak göreve gelmesi 2008 yılında İzmir İşletmesinin önemli görev değişikliklerindi.
Orman Mühendisi Remzi BİRCAN 'ın 2007 yılında bir orman yangınında sol bacağında meydana gelen parçalı kırılmaların düzelememesi nedeniyle dördüncü defa ameliyata alınma ihtimali de oldukça yakın görünüyordu.
Armutlu Orman İşletme Şefliğine geldiği günden bu yana , başarılı ormancılık çalışmaları ile yöresine değerli hizmetler veren Özgür TOPRAK , Yüksek Lisans çalışmasını da yaptığı dal olan Orman Zararlıları İle Mücadele Şube Mühendisliğine geçti.
Bu arada , Sevgili Yalçın AKIN 'ın başından geçen bir olayı da burada not etmekte yarar var.
Ansızca'da inşa edilecek orman yolu güzergahındaki ağaçların kesim işini yapacak işçi temininde sıkıntı çekmesi üzerine , devreye giren İzmir İşletme Şefi Ahmet KÖLE 'nin , boşta olan bir kesim işçisi bildiğini ve telefonunu verebileceğini Yalçın Bey'e söylemesi üzerine , Yalçın , kendisine kesim işçisi Hasan AĞIRMAN olarak tanıtılan telefon numarasını arar.Kendisini tanıtır. Ansızca'daki işi anlatıp , bir iki gün içinde işe başlayıp başlayamayacağını sorar.
Telefonun diğer ucundaki kişi:
-Bana ne senin yolundan ulaaan ..! Senin yoluna da başlarım..! İşine de (....)
Diyerek son derece nazik bir ifade ile işi yapmayı reddeder.
Telefonun diğer ucundaki Yalçın AKIN donmuş kalmıştır.Bir kesim işçisinin , yakası açılmadık küfürlü ifadelerle bir İşletme Şefine nasıl olup ta konuşabildiğine akıl sır erdiremez..
Dert yanar , çevresindekilere ,
-Yahu bir işçiye ,"bir iş var yapar mısın ? " dedim..Adam yedi sülaleme rahmet okudu.Bu nasıl iş anlamadım...
Olayın içyüzünü öğrendiğinde bile şaşkınlığını atabilmiş değildi Yalçın..
Aslında , Ahmet KÖLE , Yalçın Bey'e bir muziplik yapmış ve kesim işçisi Hasan AĞIRMAN diyerek Seferihisar İşletme Şefinin telefonunu yazdırmıştır.Tabii hemen ardından , birazdan Yalçın'ın " Bir kesim işi var , yapar mısın ?" diye arayacağını hemen Seferihisar İşletme Şefine bildirmeyi de ihmal etmemiştir.

Diğer önemli olaylarından birisi , Seferihisar'ın sevilen İşletme Şefi Mustafa PERVANLAR 'ın evlenmesi , ama eşinin tayininin uzun zaman alması nedeniyle bazı hafta sonlarında Bolu'ya gidip gelmek durumunda kalması idi.
Sevgili arkadaşımızın annesinin , Mustafa'ya :
"- Oğlum , artık sizden bebek bekliyoruz "
sözüne karşılık , Mustafa'nın :
"-İyi ama anne , senin o dediğin , telefon ile olmuyor "
demesi de yıla damgasını vuran olaylardandı.


Devamı İçin Tıklayınız...>>

EROZYONLA MÜCADELE HAFTASI ETKİNLİKLERİ DEVAM EDİYOR

( Resim: http://www.nallıhan.net/ )



NASA tarafından yapılan tesbitlerde , Türkiye'nin dünyanın en hızlı çölleşen ülkeleri arasında olduğu belirtilmekte.
Bir an önce , gerekli her türlü önlem yeterince alınmazsa , toplumsal ölçekte doğayı , çevreyi koruma , ve tahrip olan yeşil örtüyü yeniden oluşturma gibi eylemlere geçilmezse , ülkemiz en geç bir kaç on yıl sonra çöle dönüşecek.


Erozyonla mücadele haftasında , erozyonu önleyici etkinliklere hız verilmesinin küresel ölçekte dünya için , ve yerel ölçekte ülkemiz için yaşamsal önemi basın ve sivil toplum kuruluşlarınca vurgulanıyor.

Yıllardır duyduğumuz , ve artık her gün bir çok canımızı alıp giden trafik kazalarına karşı duyarsızlaştığımız gibi ,artık ilgimizi bile çekmez hale gelen erozyon felaketine dikkatleri çekmek için eylemler yapılıyor.
TEMA tarafından , çeşitli kentlerde Toprağa Saygı Yürüyüşü ile erozyon , su kaynaklarının tükenmesi ve kuraklık , gündeme getirilecek ve ilgililerin ve toplumun dikkati çekilecek.
TEMA "Türkiye Erozyonla Mücadele , Ağaçlandırma Ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı" sitesinde konuyla ilgili olarak şu bilgiler veriliyor:

Kuraklık Geçici Değil Kalıcı ....Hayatta Kalmak İçin Harekete Geç...!

TEMA Gönüllüleri Kuraklık ve Su ana temasının vurgulanacağı Erozyonla Mücadele Haftasında TBMM Başkanı Köksal Toptanı ziyaret ederek Su Çerçeve Yasası çıkarılması için desteklerini isteyecek, TEMA'nın bu konudaki çalışmalarını içeren dosyayı sunacak
TEMA Gönüllüleri, Kuraklık ve Su ana temasının vurgulanacağı Erozyonla Mücadele Haftasında TBMM Başkanı Köksal Toptanı ziyaret ederek Su Çerçeve Yasası çıkarılması için desteklerini isteyecek, TEMAnın bu konudaki çalışmalarını içeren dosyayı sunacak



TEMA Vakfı Erozyonla Mücadele Haftası 2008 yılı etkinlikleri 17-23 Kasım 2008 tarihleri arasında. Kuraklık ve Su ana teması ve " Kuraklık Geçici Değil Kalıcı, Hayatta Kalmak İçin Harekete Geç " sloganı ile gerçekleştirilecek. Adana, Ankara, Erzurum, İstanbul, İzmir ve Konya ve illeri başta olmak üzere Türkiye genelinde 345.000 i aşkın TEMA Gönüllüsü, siyasiler, kamuoyu, toplum ve bireyleri hayatta kalmak için yapmaları gerekenler hakkında uyaracak ve harekete geçmelerini isteyecek.

Erozyonla Mücadele Haftası Etkinlikleri, 17 Kasım 2008 Pazartesi günü İzmir'de Cumhuriyet Meydanı ve Gündoğdu arasında gerçekleşecek ;" Toprağa Saygı Yürüyüşü ile başlayacak. Toprağa Saygı Yürüyüşünde katılımcılar yağmur sularının bir damlasının bile ziyan edilmemesini sembolize etmek üzere ellerinde ters dönmüş şemsiyeler taşıyacaklar. TEMA Vakfı tarafından 12 yıldır geleneksel olarak gerçekleştirilen sessiz yürüyüşte, ülkemizin içinde bulunduğu kuraklık sürecinin geçici olmadığına dikkat çekilecek.

18 Kasım 2008, Salı Günü Ankarada TBMM Başkanı Köksal Toptan ziyaret edilerek kuraklıkla mücadele için Su Çerçeve Yasasının mutlaka çıkarılması gerektiğine dikkat çekilecek. Meclis Başkanına TEMA Vakfının Su Çerçeve Yasası ile ilgili çalışmalarını içeren dosya sunulacak ve destekleri istenecek.

Hafta süresince ayrıca erozyon, kuraklık ve su konulu paneller, belgesel gösterimleri, meşe palamudu ekimleri, Suyunu Boşa Harcama Kampanyası stant çalışmaları, eğitim çalışmaları gerçekleştirilecek.


Hayatta Kalmak İçin Harekete Geç

TEMA Gönüllüleri, tüm bu etkinlikler çerçevesinde siyasetçiler, kamuoyu, toplum ve bireylerden üzerlerine düşen sorumluluk ve görevleri yerine getirmelerini isteyecek.

Siyasetçiler:


Su fakiri bir ülkeyiz. Üstelik su varlığımız giderek azalmakta. Size düşen en önemli görevler: Anayasaya suların Devletin gözetim ve yönetimi altında olduğu yönünde bir hüküm koymalı, acilen su varlığımızı doğru ve verimli kullanmamızı sağlayacak Su Çerçeve Yasasını çıkartmalısınız. Su havzalarımızın planlaması yapılarak su varlığına bağlı tarımsal ürün desenleri geliştirilmeli, tarım arazileri gelişmiş, su tasarrufu yapan sulama yöntemleri ile sulanmalı, drenaj suları doğal arıtımla yeniden kazanılmalıdır. Su kullanım planlamasının doğal varlıkların su ihtiyacını da gözetmesi şarttır. Ayrıca, ülke genelinde yamaçlar üzerine düşen yağmur sularının taşıma gücü kazanmadan önünün kesilerek, toprakta suyun tutulmasına yarayan teraslama sistemini uygulamalısınız.

Kamuoyu:


Ülkemiz bundan böyle hep yarı kurak iklim sürecinde olacak. O nedenle hayatta kalmak için harekete geçmeli ve uyum sağlamalıyız. Size düşen en önemli görev kuraklıkla mücadele ve su varlığı yönetiminin bir devlet politikası haline gelmesi ve en önemlisi Su çerçeve Yasasının çıkarılması için bizi yönetenlere baskı yaparak, konunun takipçisi olmanız.

Toplum:

En önemli göreviniz öncelikle; toplum olarak suyu tasarruflu kullanmayı öğrenmelisiniz. Bunun için yerel yönetimlere baskı yaparak, kentlerde su kullanımında bütün tasarruf önlemlerinin alınmasını, şebeke su kayıplarının engellenmesini, kentsel atık suların tamamı arıtılarak tarımsal su kullanımına geri dönüştürülmesini, yağmur suyu depolama gibi yatırımlar yapılmasını, suyun sanayide kullanımında kapalı su devre sistemlerinin geliştirilmesini, buna rağmen çıkacak atık suların arıtımla geri kazanılmasını sağlamalısınız.

Bireyler:

Su yaşamamız için gerekli temel bir varlıktır ve herkesin suya ulaşmaya hakkı vardır. Ancak, günümüzde gelişmekte olan dünyadaki, her beş insandan biri (toplamda 1,1 milyar kişi), Birleşmiş Milletlerin kullanıcının evine en fazla 1 kilometre mesafedeki bir kaynaktan kişi başına en az 20 litre su olarak tanımladığı güvenli içme suyuna makul sınırlar çerçevesinde ulaşamadıkları için hastalanma ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dünyanın her yerinde kişi başına günde 50 litre su düşmesi için, mevcut küresel su tüketiminin % 1inden azı yeterlidir. Bu nedenle kuraklıkla mücadele ve su varlığımızın korunması için onu doğru, verimli ve en önemlisi tasarruflu kullanmayı öğrenmelisiniz.

Kuraklıkla Mücadele İçin Su Çerçeve Yasasına İhtiyaç Var

TEMA Gönüllüleri, bu yıl 16ncısı düzenlenen Erozyonla Mücadele Haftası Etkinlikleri çerçevesinde, toplumu oluşturan herkesimi kuraklıkla mücadele ve su varlığımıza sahip çıkmak için harekete geçmeye ve sorumlulukları yerine getirmeye çağırıyor. Bunun için önce birey sonra toplum olarak suyumuzu tasarruflu kullanmayı öğrenmeli ve kuraklıkla mücadele için Su Çerçeve Yasasını acilen TBMMden geçirmeliyiz.


SU TÜKETİMİ


Dünya yüzeyindeki suların % 96,5’i denizlerde , yalnızca % 3,5’ i ise karalardadır.

Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere dünya yüzeyindeki suların ancak % 3,5’i insan
kullanımına uygun tatlı sulardır. Ancak; biz karalardaki bu miktarın bile hepsinden
yararlanma imkânına sahip değiliz. Çünkü bu miktarın da % 1.74’ü karasal buzullarda
katı halde bağlanmış durumdadır. Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere bütün dünya
yüzeyindeki suların ancak % 1.76’sı insan kullanımı elverişlidir.
Kullanılabilirlik oranı açısından kıt bir kaynak olan suyun tüketim şekli ve amacı
birbirinden farklı 3 su kullanım alanı bulunmaktadır.



Bunlar; genel olarak tarım, endüstri , evsel kullanım alanlarıdır.


Suyun bu kullanım alanlarındaki dağılımında ise çeşitli etkenler
rol oynamaktadır. Bu etkenlerin en önemlisi ülkelerin gelişmişlik durumları (düşük, orta
ve yüksek gelirli ülkeler) ve buna bağlı üretim-tüketim ilişkileridir. Suyun kullanım
alanlarına dağılımı düşük, orta ve yüksek gelirli ülkelerde farklı oranlardadır


Düşük gelirli ülkelerde; gelir kaynaklarının büyük oranda tarıma dayalı
olması nedeniyle kullanılan suyun % 87 gibi büyük bir oranı tarımda, % 8’i evlerde ve
yalnızca % 5’inin ise endüstriyel üretimde kullanıldığı görülmektedir. Yüksek gelirli
ülkelerde ise durum farklıdır. Suyun % 59’u tarımda, % 11’ evlerde ve % 30 gibi yüksek
bir oranı da sanayide kullanılmaktadır. Yüksek gelirli ülkeler düşük gelirli ülkelere oranla
tarımsal üretimde % 28 oranında daha az su kullanıldığı görülmektedir. Ancak; tarımsal
kullanımdaki bu fark yüksek gelirli ülkelerde tarımsal üretimde “su tasarrufu” yapıldığı
anlamına gelmemektedir. Düşük gelirli ülkelerdeki % 87’lik tarımsal su kullanımı yüksek
gelirli ülkelerde % 59’a düşerken aradaki % 28’lik farkın % 25’i endüstriyel üretime ve%
3’ü ise evsel kullanıma kaymıştır. Bu noktada ise yüksek gelirli ülkelerde suyun
endüstride kullanımı dikkat çekmektedir.
Orta gelirli ülkelerde ise yine tarımsal kullanım %75 gibi yüksek bir oranda iken endüstriyel kullanım % 13 ve evsel kullanım % 12’dir.
Türkiye’de ise suyun % 75’i tarımda, % 11’i endüstride ve % 14’ü ise evlerde
kullanılmaktadır. Su kullanım alanları oranlarına göre ülkemiz “orta gelirli ülkeler
sınıfındadır diyebiliriz



Evsel su kullanımı da önemli olmakla birlikte su kullanımının azaltılması veya su kullanım
verimliliğinin arttırılması konusunda yapılacak çalışmalarda öncelik, düşük ve orta gelirli
ülkelerde tarımsal kullanım, yüksek gelirli ülkelerde ise hem tarımsal kullanım hem de
endüstriyel kullanım alanlarında olmalıdır.
Birim alandan daha çok ürün alabilmek veya bir yılda 2–3 hasat elde edecek şekilde
intensif tarım uygulaması için, tarımda sulama yapılmaktadır. . Dünya üzerinde tarım
ürünlerinin % 40’ından çoğu sulanan arazilerden elde edilmektedir. Bu araziler, toplam
arazilerin % 17’sini oluşturmaktadır
Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde tarımsal su kullanımın yüksek olmasının
nedenlerinin başında uygulanan sulama yöntemleri gelmektedir. Genellikle “salma
sulama” tekniğiyle sulama yapılmaktadır. Bu sulama tekniğinde bitkinin ihtiyacı olan
sudan çok fazlası toprağa verilmekte ve böylece ihtiyaç dışındaki su boşa gitmektedir. Bu
tür sulamanın bir başka sakıncası da toprakta tuzlulaşma sorununu ortaya çıkarmasıdır.
Aşırı ve bilinçsiz sulama sonucu yeraltındaki sular yüzeye çıkmakta ve toprak
çoraklaşmaktadır.
Bu sorun ülkemizde GAP projesi ile uygulamaya konulan sulama
alanlarında da yaşanmaktadır. Tarihte ise Sümerliler, Güney Mezopotamya'daki zorlu
ortamda büyük bir özenle kurdukları dünyalarını uyguladıkları hatalı sulama yöntemi ile
yine kendileri yıkmışlardır.
Hangi düzeydeki ülke olursa olsun en büyük su tüketimi tarımda olmaktadır. Dolayısıyla asıl tasarrufun da tarımda yapılması gerekmektedir. Geleneksel ve vahşi sulama sistemlerinin artık terk edilmesi kesin bir gereklilik olmuştur. Tarım alanlarında sulama tekniği olarak “damla sulama” geleneksel hortum ya da kanal sulamasına oranla,kullanılan su miktarını % 30–70 azaltırken, ürün verimini de % 20-90 arttırmaktadır.
Damla sulama tekniği aynı zamanda topraklarda tuzlanma sorununu da ortadan
kaldırmaktadır. Bu konuda çiftçilerin bilinçlendirilmesi ve yatırım gerektiren bir çalışma olduğu içinde desteklenmeleri gerekmektedir.
Tarım alanlarında olduğu gibi özellikle yüksek gelirli ülkelerde suyun endüstride kullanım verimliliğini arttırmak da suyun verimli kullanımı ve tasarrufu açısından önem taşımaktadır. Suyun kıt bir kaynak olduğu ve giderek su tasarrufunun daha da önemkazandığı günümüzde sanayi üretim süreçlerinde alınacak önlemler ve geliştirilecek
tekniklerle suyun verimli kullanımı ve tasarrufu mümkündür. Örneğin ABD’de, 1 ton çelik için tüketilen 280 ton su miktarı, geri kazanma tekniği ile 14 tona düşürülmüştür. Bu
yöntemde fabrikada çeşitli üretim aşamalarında ortaya çıkan “atık sular” arıtılarak
yeniden üretimde kullanılmaktadır. Aynı şekilde Almanya’da yeni tekniklerle, kâğıt
üretiminde harcanan suda % 99 oranında tasarruf sağlanabilmiştir.

EROZYONLA MÜCADELE HAFTASI TEMA GÖNÜLLÜLERİ ETKİNLİK PROGRAMI
(17-23 Kasım 2008)

Tarih - İl - Program
17 Kasım 2008 İzmir 10:30 Anıtta Çelenk Sunumu
11:00 Toprağa Saygı Yürüyüşü (Cumhuriyet Meydanı ile Gündoğdu arasında )
14:00 Panel (Fuar İzmir Sanat Oditorium Salonu)
Konu 1: Tarımda Etkin Su Kullanımı
Prof. Dr. M. Ali UL ( E.Ü.Zir.Fak.Tarımsal Yapılar ve Sulama )
Konu 2 : 2010’a Gelirken Etkin Su Kullanımı
Sedat KÖSE ( İzmir Zir.Odası Bşk.)
17 Kasım 2008 Trabzon 13:00 Basın Toplantısı (Yer: Gazeteciler Cemiyeti)
17 Kasım 2008
17-23 Kasım 2008
İstanbul
14:00 Erozyon, Toprak, Su ve Enerji (Kadıköy)
Merkezi, TEMA Vakfı İstanbul Tem. Yrd. Melek Sevil İRENGÜ)
10:00 TEMA Standı (Caddebostan ve Kazım Karabekir Kültür Merkezleri)
TEMA Erozyon, Orman ve Su anlatımı (Ümraniye Aşağı Dudullu İÖO)
Erozyon Belgeseli Gösterimi (Sarıgazi Kültür Merkezi)
17 Kasım 2008 Eskişehir 14:00 TEMA ve Erozyon Konulu Eğitim (İsmet Paşa İ.Ö.O)
17 Kasım 2008 Zonguldak 12.30 Atatürk Anıtına çelenk koyma ve basın açıklaması
13.30 TEMA Su Tasarrufuna Çağrı Standı (Gazipaşa Caddesi Belediye Kültür
Merkezi önü (Conta Dağıtımı)
17 Kasım 2008 Ankara 09:00 Stant çalışması (Etap Altınel Otel)
18 Kasım 2008 Ankara 10:00 Suyunu Boşa Harcama Kampanyası Standı (Yüksel Cd.)
TEMA Fotoalem “Doğa” Fotoğraf Sergisi (Antares Alışveriş Merkezi)
11:00 TBMM Başkanı Köksal TOPTAN’ı ziyaret ve Su Çerçeve Yasası dosyası
teslim
18 Kasım 2008 Erzurum 15:00 Panel : Arazilerin Amaç Dışı Kullanımı (Erzurum Üniversitesi)
18 Kasım 2008 İstanbul 10:00 Küresel İklim Değişimi ile Artan Erozyon / Su ve Gıda Güvenliğimiz
(Kazım Karabekir Kültür Merkezi, TEMA Vakfı İstanbul Tem. Yrd.
Melek Sevil İRENGÜ
Toprak Doğa Fotoğraf Sergisi
Fotoğrafçı: Lütfiye BUTT
18 Kasım 2008 Trabzon 10:00 TEMA Standı (Kent Merkezi)
18 Kasım 2008 Eskişehir 14:00 Yavru TEMA’lılar Botanik Bahçesi Gezi
19 Kasım 2008 İstanbul 13:30 Belgesel Gösterimi (Karamancı Kültür Merkezi)
19 Kasım 2008 Ankara 10:00 Anıtkabir Ziyareti ve Çelenk Konulması
20 Kasım 2008 Konya 13:00 Toprağa Saygı Yürüyüşü ( Anıt ile Ticaret Odası arasında)
14:00 Panel ( Konya Ticaret Odası Salonu)
Konya’da Erozyon ve Kuraklıkla Maruz Kalınan Tehlike
(Namık Ceyhan - TEMA Konya İl Temsilcisi
Sulak Alanların Durumu (Doç.Dr.Serpil Önder - Selçuk Ün.Zir.Fak.)
Rüzgar Erozyonu ve Çölleşme (Zir.Y.Müh. Mustafa Okur-Top.ve Su
Kaynakları Ar.Ens.)
20 Kasım 2008 Ankara 10:00 Fidan Dikimi (Çubuk)
20 Kasım 2008 Trabzon 18:00 Seminer Erozyon ve Türkiye Gerçeği (Mimarlar Odası)
TEMA Vakfı Trabzon İl Temsilcisi Yrd. Doç. Dr. Coşkun ERÜZ
20 Kasım 2008 Eskişehir 14:00 Kent Ormanı Gezisi
21 Kasım 2008 Adana 18:00 GAP ve Aral Belgeselleri Gösterimi (Belediye Salonu)
Panel: Küresel Isınmanın Tarım Üzerine Etkisi (Prof. Dr.
İbrahim ORTAŞ ve Prof. Dr. Suat ŞENOĞLU)
21 Kasım 2008 Ankara 12:00 Mamak – Sincan Banliyö Hattında TEMA Gönüllülerinin yakalara kağıt
yaprak takma etkinliği
21 Kasım 2008 Mersin 09:00 Panel Tarım Arazilerinin Amaç Dışı Kullanımı (Mersin Üniversitesi)
TEMA Vakfı Mersin Temsilcisi Şükrü ALTINOVA
21 Kasım 2008 Eskişehir 14:00 Meşe Palamudu Ekimi (Bozdağ)
22 Kasım 2008 Ankara 11:00 Stant çalışması ( Antares Alışveriş Merkezi )
23 Kasım 2008 Eskişehir 14:00 Meşe Palamudu Ekimi (Doğan kaya TEMA Köyü)
23 Kasım 2008 Zonguldak 09:00 Doğa Yürüyüşü (Harmankaya Şelaleri)
23 Kasım 2008 İstanbul 10.30 Açıkhava Toplantısı (Küçükçekmece)
23 Kasım 2008 Erzurum 11:00 Toprağa Saygı Yürüyüşü ( Yenibosna ile Havuzbaşı arasında)

TEMA
SUYUNU BOŞA HARCAMA

İLGİLİ KONULAR: "Erozyon:Topraklarımızın sinsi kanseri"


Devamı İçin Tıklayınız...>>

EROZYON.... TOPRAKLARIMIZIN SİNSİ KANSERİ

Erozyon , en kısa anlatımla , topraklarımızın bulunduğu yerden; yağışlar, sel suları, rüzgar, çığ vb. etkenlerle taşınması olayıdır..

Ama önce , toprak nedir ,onu görelim.....


Toprak Nedir?

Toprak; kayaların ve organik maddelerin çeşitli derecedeki ayrışma ürünlerinden meydana gelen, içinde geniş bir canlılar topluluğu barındıran, bitkilere durak yeri ve besin kaynağı olan ve katı yer kabuğunun, uzun zaman içerisinde belirli özellikler kazanan en üst kısmını saran doğal, dinamik bir yapıdır.

Toprak, atmosfer, hidrosfer ve biyosfer ile temas halinde bulunan yeryüzüne çıkmış, kayalar, mineraller ve organik maddelerden ibaret toprak ana materyelinin fiziksel parçalanma ve kimyasal ayrışması sonucunda oluşmaktadır. Bu oluşumda az çok birbirini izleyen fiziksel, kimyasal ve biyolojik olaylar büyük rol oynarlar.
Fiziksel parçalanma olaylarının başında, sıcaklık değişmeleri, ıslanma, kuruma, donma-çözülme, bitki köklerinin ve diğer canlıların mekanik etkileri olmak üzere, materyal üzerindeki basıncın azalması, tuz bırakması ve tuzların hidrasyon, akarsu, buzul ve rüzgarların etkileri sayılabilir.


Toprak oluşumuna hizmet eden kimyasal olayları da, oksidasyon, redüksiyon, hidroliz, hidrasyon-dehidrasyon, kompleksleşme, karbonatlaşma ve çözünme şeklinde sıralamak mümkündür. Biyolojik olaylar ise etkinliklerini parçalanma ve ayrışmaya katkıda bulunmak suretiyle gösterirler.
Fiziksel parçalanma ve kimyasal ayrışma, belli koşullara sahip doğal bir çevrede (belli iklim ve bitki örtüsü) uzunca bir zaman süresi içerisinde, belli topografyaya sahip olan bir ana materyal üzerinde gerçekleşir.


EROZYON NEDİR?

Erozyon, topraklarımızın yok olmasına sebep olan etkenlerin başında gelmektedir. Ülkemizdeki erozyon Avrupa'dan 12, Afrika'dan 17 kat daha fazladır. Ülkemiz topraklarının %14'ünde hafif, %20'sinde orta ve %63'ünde şiddetli ve çok şiddetli derecede erozyon tehlikesi mevcuttur. Sadece %3'lük kayalık alan ise erozyona maruz bulunmamaktadır.

Erozyon sebebi ile toprağın verimi azalmakta, besin maddeleri yok olmakta, sular kirlenmekte, ürünlerde verim ve kalite düşmektedir. Ülkemizde erozyon sonucu her yıl 500 milyon ton verimli toprağımız kaybolmaktadır.

Erozyon, nedenlerine göre şöyle sınıflandırılır:

1. Su Erozyonu:

Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkilisidir. Eğimli arazilerde, vejetasyonun (bitki örtüsünün) zayıfladığı veya tamamen yok olduğu bölgelerde; yere düşen yağmur damlaları darbe etkisi ile bir kısım toprak parçasını yerinden kopararak parçalar. Böylece yüzeysel akışa geçen yağmur suları, bu toprak parçalarını sürükleyerek aşağılara taşır. Yüzeysel akış halindeki sular aşağılara indikçe, diğer yüzeysel akış suları ile birleşerek güçlenir ve giderek taşıma gücü de artar. Böylece akış sularının beraberinde taşıdığı toprak ve iri materyal miktarı çoğalarak, taşkın şeklinde akan ve büyük zararlara sebep olan seller meydana gelir.

Su erozyonunun ileri boyutlarında büyük derelerin ve yarıkların oluşumu görülmektedir. Bu olayın diğer bir sonucu da, taban sularının yeteri kadar beslenememesi ve kuraklığa sebep olmasıdır.

Yüzey toprağı besin maddeleri yönünden çok zengindir. Su erozyonu sonucu yüzey toprağının kaybolması, toprağı fakirleştirmekte ve toprağın verimini düşürmektedir. Bu erozyon çeşidi bütün ülkelerde görülmekte olup, erozyonla kaybolan toprak verimliliğinin yeniden kazanılması mümkün değildir. Rüzgar erozyonu ile mücadelede başarı sağlanmasına rağmen, su erozyonu ile mücadele çalışmalarında henüz yeterli mesafe alınamamıştır.

2. Rüzgar Erozyonu:

Kurak ve yarı kurak iklime sahip bölgelerde yaygın olan rüzgar erozyonu; yeterli bitki örtüsü bulunmayan oldukça düz ve geniş arazilerde, gevşek yapıdaki kuru ve ince bünyeli toprağın şiddetli rüzgarların etkisi ile parçacıklar halinde yerinden oynatılarak, toz bulutları şeklinde yer değiştirmesi olayıdır.

Rüzgar erozyonu ile toprakta yer yer çukurlar oluşur. Bu çukurlardan çıkan toprak, başka yerlerde toplanarak kum tepeleri meydana getirir. Rüzgar erozyonu; yolları, binaları ve su yollarını etkileyebilir, ayrıca tarımsal alanlarda hasara sebep olabilir.

3. Çığ Erozyonu:

Çığ; yamaç üzerinde toplanan kar kütlesinin, yeni yağan karlarla aşırı yüklenmesi veya yamaçla bağlantısının zayıflaması halinde, herhangi bir etki ile dengesini kaybederek dağ yamacından aşağıya doğru kayması ve yuvarlanması olayıdır.

Çığlar önlerine gelen engelleri tahrip eder, beraberinde toprak, taş ve ağaçları söker götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma olayına çığ erozyonu denir.

4. Yerçekimi Erozyonu (Kitle Hareketleri):

Kitle hareketleri, genellikle ayrışma ürünü olan ve sağlam kaya üzerine oturmuş bulunan örtünün, esas itibariyle yerçekimi etkisi ile küçük veya büyük kitleler halinde yamacın aşağısına doğru yer değiştirmesi olayıdır.

5. Buzul Erozyonu:

Yüksek dağlık arazilerdeki derelerde, çeşitli zamanlarda oluşmuş buzulların parça parça aşağılara doğru kayması sırasında, beraberinde moren (buzultaş) denilen çeşitli büyüklükteki materyal kitlelerini sürüklemesi ile meydana gelen aşınma ve taşınma olayına buzul erozyonu denir.

Kaynak: Çevre ve Orman Bakanlığı



Erozyon Nedir?


Erozyon (toprak aşınımı), toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yokedilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprağın su ve rüzgarın etkisiyle aşınması ve taşınması olayıdır. Erozyonun başlıca nedeni, toprağı koruyan bitki örtüsünün yokolmasıdır. Arazi eğimi, toprak yapısı, yıllık yağış miktarı, iklim faktörleri, bitki örtüsü, toprak ve bitkiye yapılan çeşitli müdahaleler, erozyonun şiddetini belirleyen öğelerdir.

TEMA'nın erozyonla mücadeleye bu kadar önem vermesinin altında, erozyonun ülkemizin yaşam koşullarını olumsuz etkileyecek kadar büyük bir tehlike olması yatmaktadır. Erozyon, Türkiye'nin gıda açısından kendine yeterli bir ülke olmasını tehlikeye düşürmektedir. Ülkemizin topraklarının % 63'ü çok şiddetli ve siddetli erozyon tehlikesine maruzdur. Rüzgar ve yağmur, verimli toprakları sürükleyerek, baraj göllerine, akarsu yataklarına ve denizlere taşımaktadır. Ülke yüzeyinden bir yılda kaybedilen toprak miktarı yaklaşık 1.4 milyar tondur. Bu topraklarla birlikte mineral ve organik madde de kaybedilmektedir. Türkiye'nin kimyevi gübrelere ayırdığı yıllık kaynağın 4.5 trilyon lira olduğu düşünülürse, ekonomik kaybın büyüklüğü daha net anlaşılabilir. Erozyonla kaybedilen bir başka değer ise sudur. Kaybolan toprak yüzünden her yıl yaklaşık 50 milyar m 3 yağış depolanamamaktadır.

Erozyon toplumsal sorunların artmasına da yol açmaktadır. Yanlış arazi kullanımı, tarım alanlarının verimini azaltmaktadır. Doğduğu ve büyüdüğü yerde geçim şansı ortadan kalkan insanların, kentlere göçmekten başka seçeneği kalmamaktadır. Köyden kente göç ise, alt yapının yetersiz olduğu kentlerdeki ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Barajlar ve yeraltı suları da, erozyonun etkilerinden nasibini almaktadır. Yerinden kopup giden topraklar, baraj göllerini doldurarak su depolama hacimlerini azaltmakta ve barajların ömrünün kısalmasına neden olmaktadır. Erozyon sonucunda toprağın altındaki cansız tabaka (ana kaya) ortaya çıkmaktadır. Faydalı toprak katmanlarını kaybeden arazilerde çölleşme başlamaktadır. NASA'nın yaptığı bir araştırmaya göre, erozyonun şiddetlenerek devam etmesi halinde Türkiye'nin büyük bir bölümü yakın bir gelecekte çöl olacaktır. Toprakları çölleşen bir ülkenin temel sorunları, açlık, susuzluk, işsizlik ve iç göç olacaktır.

Erozyon (toprak aşınımı), toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yokedilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprağın su ve rüzgarın etkisiyle aşınması ve taşınması olayıdır. Erozyonun başlıca nedeni, toprağı koruyan bitki örtüsünün yokolmasıdır. Arazi eğimi, toprak yapısı, yıllık yağış miktarı, iklim faktörleri, bitki örtüsü, toprak ve bitkiye yapılan çeşitli müdahaleler, erozyonun şiddetini belirleyen öğelerdir.

TEMA'nın erozyonla mücadeleye bu kadar önem vermesinin altında, erozyonun ülkemizin yaşam koşullarını olumsuz etkileyecek kadar büyük bir tehlike olması yatmaktadır. Erozyon, Türkiye'nin gıda açısından kendine yeterli bir ülke olmasını tehlikeye düşürmektedir. Ülkemizin topraklarının % 63'ü çok şiddetli ve siddetli erozyon tehlikesine maruzdur. Rüzgar ve yağmur, verimli toprakları sürükleyerek, baraj göllerine, akarsu yataklarına ve denizlere taşımaktadır. Ülke yüzeyinden bir yılda kaybedilen toprak miktarı yaklaşık 1.4 milyar tondur. Bu topraklarla birlikte mineral ve organik madde de kaybedilmektedir. Türkiye'nin kimyevi gübrelere ayırdığı yıllık kaynağın 4.5 trilyon lira olduğu düşünülürse, ekonomik kaybın büyüklüğü daha net anlaşılabilir. Erozyonla kaybedilen bir başka değer ise sudur. Kaybolan toprak yüzünden her yıl yaklaşık 50 milyar m 3 yağış depolanamamaktadır.

Erozyon toplumsal sorunların artmasına da yol açmaktadır. Yanlış arazi kullanımı, tarım alanlarının verimini azaltmaktadır. Doğduğu ve büyüdüğü yerde geçim şansı ortadan kalkan insanların, kentlere göçmekten başka seçeneği kalmamaktadır. Köyden kente göç ise, alt yapının yetersiz olduğu kentlerdeki ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Barajlar ve yeraltı suları da, erozyonun etkilerinden nasibini almaktadır. Yerinden kopup giden topraklar, baraj göllerini doldurarak su depolama hacimlerini azaltmakta ve barajların ömrünün kısalmasına neden olmaktadır. Erozyon sonucunda toprağın altındaki cansız tabaka (ana kaya) ortaya çıkmaktadır. Faydalı toprak katmanlarını kaybeden arazilerde çölleşme başlamaktadır. NASA'nın yaptığı bir araştırmaya göre, erozyonun şiddetlenerek devam etmesi halinde Türkiye'nin büyük bir bölümü yakın bir gelecekte çöl olacaktır. Toprakları çölleşen bir ülkenin temel sorunları, açlık, susuzluk, işsizlik ve iç göç olacaktır.




Türkiye'de Erozyon

Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de toprak kaybı sürecinin en önemli etkeni erozyondur. Arazi eğimi, iklim, bitki örtüsü ve toprak özelliklerinin etkileşimi sonucu oluşan doğal erozyonun yanısıra, insanın doğaya müdahalesi temeline dayanan bir dizi yapay etgen, erozyonu bir afet niteliğine dönüştürmektedir.
Türkiye kara yüzeyinin %90'ında çeşitli şiddetlerde erozyon cereyan etmektedir. Arazinin %63'ü çok şiddetli ve şiddetli, %20'si ise orta şiddetli, % 7'si ise hafif şiddetli erzyonla karşı karşıyadır. Ülke genelinde yaklaşık 67 milyon hektarlık bir arazide toprak giderek yok olmaktadır. Erozyon büyük ölçüde tarım alanlarında yaşanmaktadır.

İşlenen tarım alanların %75'inde (yaklaşık 20 milyon Ha) yoğun erozyon görülmektedir. Diğer bir anlatımla Türkiye tarım alanlarının ancak 5.0 milyon hektarlık bölümünde erozyon yoktur. Su ve rüzgar erozyonu tüm ülke topraklarının %86.5'inde cereyan etmekte, rüzgar erozyonu 506 bin hektarlık bir yayılımla daha çok kural iklime sahip olan Konya ve dolaylarında görülmektedir.

Türkiye'de akarsularla birlikte alandan taşınan toprak, ABD'nin 7, Avrupa'nın 17 ve Afrika'nın 22 katı daha fazla düzeydedir. Fırat Nehri, yılda 108 milyon ton, Yeşilırmak 55 milyon ton toprak taşımaktadır. Her yıl Keban barajı'na 32 milyon, Karakaya Barajı'na 31 milyon ton toprak birikmektedir. Erozyonla yılda 90 milyon ton bitki besin maddesi toprak birlikte yitirilmektedir. Her yıl tarım alanlarından 500 milyon ton, tüm ülke yüzeyinden 1,4 milyar ton verimli üst toprak, erozyonla kaybedilmektedir. Kaybedilen bu topraklar, 25 cm kalınlığında, yaklaşık 400 bin hektar genişliğinde bir araziye eşdeğerdir.

Amaç dışı arazi kullanımı, hatalı tarım teknikleri, kent, sanayi, ulaşım ve benzeri yatırımların yanlış konumlanması süreci ise erozyonun hızını arttırdı. Afet nitelikli erozyon yetmezmiş gibi, tarım arazileri, özellikle de verimli tarım arazileri, tarım dışı kullanımlarla açık bir saldırı ve talanla karşı karşıya. 1978-1996 yıllarında amaç dışı tarım toprağı %33 artmış ve betonlaşarak elden çıkan verimli tarım toprağı 600 bin hektara, yani verimli alanların yaklaşık onda birine yaklaşmıştır


Dünya'da Erozyon



Dünyamızın yüzeyine yerkabuğu denmesi bir rastalantı değildir. Gezegenin üzerindeki bütünhayat, kıtaları kaplayan incecik ve hassas toprak kabuğuna bağlıdır. Bu kabuk olmasa, yaşam okyanuslardan karalara atlayamazdı. Bitkiler, ekinler, ormanlar, hayvanlar ve tabii ki insanlar olmayacaktı.
Gezegenimizin eti olan bu değerli kabuk son derece yavaş meydana gelmesine karşılık son derece süratle ortadan kalkabilir. Bir parmak derinliğinde bir toprak tabakasının oluşması için, asırlar geçmesine gerekmektedir. Olumsuz şartlar bir iki mevsimde bu tabakayı yok edip okyanuslara taşıyabilir. Topraktan oluşmuş yerkabuğu, kendisini oluşturan bu tabakayı süratle kaybetmektedir.

Worldwatch Institute, her sene toprağın üst tabakasının 24 milyar tonunun kaybedildiğini ileri sürmektedir. Son yirmi sene içerisinde ABD'deki bütün ekili alanı kaplayacak kadar toprak kaybolup gitmiştir. Olay gittikçe vahimleşmektedir.

Bu kriz, özellikle dünya üzerindeki kararların üçte birinden fazlasını kaplayan kurak alanlarda ortaya çıkmaktadır. Çölleşme, toprak tabakasının son derece hassas, bitki tabakasının son derece ince ve iklimin son derece sert olduğu bu bölgelerde kendini hissettirmektedir. Toprak her yerde bozulabilir ama kuru iklideki bozulmaya çölleşme adı verilmektedir. Dünya üzerindeki 5.200.000.000 hektarlık tarımda kullanılan kurak alanların %70'i özelliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla çölleşme, toplam kara alanının %30'una zarar vermektedir.

Afrika'da kurak alanların %73'ünü kapsayan bir milyon hektarın üzerinde arazi, orta derecede veya ciddi bir çölleşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Asya'da 1.4 milyon hektar aynı şeklide etkilenmektedir. Fakat, bu problem sadece kalkınmakta olan ülkelere mahsus değildir. Ciddi bir şekilde veya orta derecede çölleşmiş kurak alanların en fazla bulunduğu kıta- %74 ile Kuzey Amerika'dır. Avrupa Birliği'ndeki ülkelerin beş tanesinde çölleşme sorunları mevcuttur. Asya'da en fazla etkilenen bölgeler eski Sovyetler Birliği'nde yer almaktadır.

Genel olarak bakılırsa, çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan kurak alana sahip 110 ülke olduğu görülür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin genel maliyetinin senede 42 milyar dolar olduğunu hesaplamıştır. Sadece Afrika'nın yıllık kaybı 9 milyar dolardır.

Manevi kayıplar ise, daha ağır olmuştur. Dünya nüfusunun beşte biri demek olan bir milyardan fazla insanın yaşamı tehlikededir. 135 milyon kişi-Fransa, İtalya, İsviçre ve Hollanda'da yaşayanların toplamı kadar- doğup büyüdükleri yerleri terk etmek mecburiyetinde kalabilirler. Toz haline dönüşmekte olan yerleri bugüne kadar kaç kişinin terk edip gittiği bilinmemekle beraber mutlaka milyonları bulmaktadır. Mali ve Burkina Faso'da yaşamakta olanların altıda biri, kendi yörelerini terk etmek zorunda kalmışlar ve bunun bir sonucu olarak da, şehirlerin çevrelerindeki gecekondular fazlalaşmıştır. 1965 ile 1988 seneleri arasında Mauritania'nın başşehri Nouakchott'da yaşamakta olanların toplam nüfusa oranı %9.9'dan %41'e yükselmiş ve göçebelerin oranı ise %73'ten %7'ye düşmüştür.

Topraklarını yitirmiş olanlar, rüzgârın kendilerini götürdüğü yerlerde tekrar kök salmaya çalışmaktalarsa da uzaktaki ülkeler, bu göçten etkilenmektedir. Meksikalı göçmenleri, ABD'ne iten unsurlardan bir tanesi de çölleşmedir. Senegal Vadisi'nin yüksek ve orta bölgelerinde yaşayanların beşte ikisi şimdiden göç etmiştir. Fransa'daki Bakel bölgesindeki nüfusu, köylerini geride bırakıp buraya göç etmiş insanların çoğunluğu oluşturmaktadır. Ama bir imkan bulunabilseydi, bu insanlar kendi memleketlerinde kalmayı tercih ederdi.

Yağış almayan bölgelerde halen sürmekte olan on silahlı çatışmanın başlamasının sebepleri arasında çölleşme de bulunmaktadır. Çölleşme, Somali gibi yerlerde siyasi dengesizlik, açlık ve toplumun parçalanmasına sebep olduğu gibi, insani yardım ve felaketleri önleme çabası şeklinde büyük miktarda harcamalara yol açmaktadır. Aynı zamanda küresel ısınma ve biyolojik çeşitliliğin kaybolması gibi, çevre koruma sorunlarını da ağırlaştırmaktadır.

Çölleşme, bir bakıma yanlış bir terimdir. Bazıları bu, dünya üzerinde mevcut olan çöllerin yayılması, yani kumların verimli toprakları örtmesi gibi kabul etmektedir. Çöl sınırlarının iklim ve yağmur şartlarına göre genişleyip küçüldüğü bir gerçektir ama, bu tamamen değişik bir konudur. Çölleşme-çirkin bir işlemi ifade eden çirkin bir terim adeta bir cilt hastalığı gibidir. Bozulmakta olan araziler yer yer patlak verir. Bu patlamalar, en yakın çölden binlerce kilometre uzakta da olabilir. Bu alanlar yavaş yavaş büyür, birleşir ve çölü andıran şartlar oluşturur.

Çölleşmeyle Mücadele Anlaşması (The Convertion of Combat Desertification) ülke liderlerinin 1992 senesinde Rio'daki Dünya Zirvesi'nde kabul etmiş oldukları çölleşme tanımını kabul etmektir. Bu tanım, hem iklim şartlarını hem de insanların faaliyetlerini suçlu bulmaktadır. Aynı zamanda, "çölleşme fiziksel, biyolojik, siyasi, kültürel ve ekonomik faktörler arasındaki karmaşık bir bileşim sonucu ortaya çıkar" denmektedir.

Kuraklık, genellikle çölleşmeyi başlatır veya daha kötüleşmesine sebep olur, Ancak, insanların dört faaliyeti genellikle çok daha etkili olmaktadır. Yanlış tarım uygulamaları toprağı tüketmektedir. Aşırı otlatma, toprağı erozyondan koruyan bitki tabakasını ortadan kaldırmaktadır. Ormanların tahrip edilmesi, araziyi toprak yapan ve bu ikisini birbirine bağlayan imkânı yok etmektedir. Yanlış sulama, tarım yapılan araziyi tuzlu bir halde bırakmakta ve her sene 500.000 hektarı çölleştirmektedir. Bu miktar, her yeni sulamaya açılan alana eşittir.

Eskiden kurak alanlarda yaşamakta olanlar, kendi topraklarını haddinden fazla işlemek ve mevcut ağaçları tahrip etmekle suçlanırlardı. Fakat anlaşmanın da kabul ettiği gibi, bu uygulamanın altında insanların başka türlü hareket etmelerine imkan bırakmayan sebepler yatmaktadır. Yoksulluk, bu sebeplerin başında gelmektedir. Son derece fakir olan bu insanlar, kendi geleceklerini ipotek altına almakta olduklarının farkında olmalarına rağmen ailelerini bugün besleyebilmek için ellerindeki topraktan mümkün olduğu kadar istifade etmek zorunda kalmaktadır.

Kurak alanlarda yaşayan yoksul insanlar kendi geleceklerini tayin etmek bakımından fazla bir şansa sahip değillerdir. Kendi ülkelerinde bile bir kenara atılmışlardır. Ektikleri arazi kendilerinin değildir. Ulusal veya bölgesel politikaların saptama bakımından pek etkili oldukları söylenemez. Ekonomik, siyasi ve coğrafi olarak dünya üzerindeki varlıkları adeta bilinmez. Çölleşmeden en fazla etkilenen kadınların ise kendi toplumlarında bile hemen hiç sesleri çıkmaz. Kuraklık bu insanlar için felaket demektir. Ama tarımsal ürünlerin bollaşmasına ve fiyatların düşmesine yol açan yağmur da onlar için zaman zaman felaket anlamına gelmektedir.

Nüfus ve tarımsal ürünlere olan talep arttıkça topraktan yararlanmanın klasik yöntemlerinin yetersiz kaldığı gözlenmektedir. Tek tip tarım gibi yeni uygulamalar bu durumu daha vahim bir hale getirmektedir. Koruma ilkelerine hiç önem vermeden gittikçe daha fazla toprağın devreye sokulması sonucunda yoksul çiftçilerle hayvan yetiştiricileri randıman alamayacakları arazilere doğru itilmektedir.

Geçmişte kalkınmayı planlayanlar, kurak alanlarda yaşamakta olan insanları gözardı etmişlerdir. Ancak bu insanlar uzun bir süreden beri kendilerini besleme imkanlarını yarattıkları bu toprakları ve ekosistemi herkesten daha iyi tanımaktadır. Çölleşmeyi önlemede bu insanlardan yararlanmak gerekir.

Anlaşma bu gerçeği vurgulamakta ve 1995 senesinde Kopenhag'da yapılmış olan Sosyal Kalkınma Zirvesi'nde belirtilmiş olan sürdürülebilir kalkınmanın insanlara hizmet etmesi ve insan merkezli olarak gerçekleştirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Yeni bir yaklaşım sergileyen bu anlaşma o yörelerde yaşamakta olan insanların çölleşme konusunda katılımcı olmaları ve bu insanların yoksulluklarına bir çare bulunması gerektiğini ileri sürerek bugüne kadar kabul edilmiş olan metodları alt üst etmektedir. Aynı zamanda, çölleşmenin durdurulup kaybedilmiş alanların geriye kazanılabileceğini ve kendi toprakları üzerinde aklamaya razı edilerek gezegenimiz üzerinde yaşamakta olan yoksulların gelirlerinin ve gururlarının iade edilebileceğini ima etmektedir. Belki de çölleşmenin yol açtığı iç içe geçmiş ve birbirlerine bağlı krizlerin önünün alınması için en iyi ve belki de en son şansı sunmaktadır.

Çölleşme Nedir?

Çöller Yayılıyor mu?


Kriz zamanlarında sıkça rastlanan demogojiye rağmen kumlar çevrelerindeki alanları işgal etmektedir. Uzun süre yağmur yağmadığı zaman, çöller yayılıyormuş gibi gözükmekteyse de iyi bir yağmur yağdığı zaman tekrar eski sınırlarına dönmektedir.

Öyleyse Herşey Yolunda mı?

Hayır. Toprağın bozulması ve özelliklerini yitirmesi çığrığından çıkmakta ve dünya üzeride zaten kıt olan verimli toprak yok olmaktadır. Bu olay, dünya üzerinde kurak olan bölgelerde meydana geldiği zaman çöle benzer bir durum ortaya çıkmakta ve buna "çölleşme" adı verilmektedir. Mevcut çöllerin yayılmasından ziyade bu oluşum, bozulmuş bölgelerin muhtelif yerlerinde ortaya çıkmakta ve bunlar zaman içinde birleşmektedir.

Bu tanrının bir buyruğu mudur, yoksa hava şartlarından mı oluyor?
İkisinden de değil. Kuraklık çölleşmenin sebeplerinden sadece bir tanesidir. Tabiatıyla etkili olduğu bir gerçektir. Fakat çölleşme, aslında insanların sebep olduğu bir problemdir. Toprağın çok fazla kullanılmasından kaynaklanır.

Bu problem sadece gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul kesimleri mi etkiler?
Hayır. Dünyanın en fakir ve en kötü şartlar altında ve en duyarlı bölgelerinde yaşamakta olan bir milyar insan, çölleşmeden en fazla etkilenen kesimdir. Ancak etkilenen başkaları da vardır. Gelişmiş 18 ülke çölleşme tehlikesi altındadır. Günümüzde sanayileşmiş ülkelerin tümü ve gelişmekte olan ülkelerin verimli bölgeleri, kendi ülkelerindeki topraklardan gıdalarını temin edemeyip göç tehlikesi ile karşı karşıyadır. Çölleşme herhangi bir yerdeki yoksulluğun zenginlik ve sürdürülebilirliği her an her yerde tehdit edebildiğinin en belirgin bir örneğidir.

Peki, o zaman çölleşme nedir?

1992 Dünya zirvesinde dünya liderleri tarafndan kabul edilen ve anlaşma metninde de yer alan tanımlama, "iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri de dahil olmak üzere muhtelif faktörlerin etkisi altında kurak, yarı kurak ve az yağış alan bölgelerdeki toprağın doğal özelliklerini yitirmesi veya kısaca toprağın aşınması" şeklindedir.

TEMA VAKFI

Erozyon ve Çölleşme



EROZYON:

Toprağın bulunduğu yerden; yağışlar, sel suları, rüzgar, çığ vb. etkenlerle taşınması olayıdır..

Erozyon, topraklarımızın yok olmasına sebep olan etkenlerin başında gelmektedir. Ülkemizdeki erozyon Avrupa'dan 12, Afrika'dan 17 kat daha fazladır. Ülkemiz topraklarının %14'ünde hafif, %20'sinde orta ve %63'ünde şiddetli ve çok şiddetli derecede erozyon tehlikesi mevcuttur. Sadece %3'lük kayalık alan ise erozyona maruz bulunmamaktadır.

Erozyon sebebi ile toprağın verimi azalmakta, besin maddeleri yok olmakta, sular kirlenmekte, ürünlerde verim ve kalite düşmektedir. Ülkemizde erozyon sonucu her yıl 500 milyon ton verimli toprağımız kaybolmaktadır.

Erozyon, nedenlerine göre şöyle sınıflandırılır:

1. Su Erozyonu:

Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkilisidir. Eğimli arazilerde, vejetasyonun (bitki örtüsünün) zayıfladığı veya tamamen yok olduğu bölgelerde; yere düşen yağmur damlaları darbe etkisi ile bir kısım toprak parçasını yerinden kopararak parçalar. Böylece yüzeysel akışa geçen yağmur suları, bu toprak parçalarını sürükleyerek aşağılara taşır. Yüzeysel akış halindeki sular aşağılara indikçe, diğer yüzeysel akış suları ile birleşerek güçlenir ve giderek taşıma gücü de artar. Böylece akış sularının beraberinde taşıdığı toprak ve iri materyal miktarı çoğalarak, taşkın şeklinde akan ve büyük zararlara sebep olan seller meydana gelir.

Su erozyonunun ileri boyutlarında büyük derelerin ve yarıkların oluşumu görülmektedir. Bu olayın diğer bir sonucu da, taban sularının yeteri kadar beslenememesi ve kuraklığa sebep olmasıdır.

Yüzey toprağı besin maddeleri yönünden çok zengindir. Su erozyonu sonucu yüzey toprağının kaybolması, toprağı fakirleştirmekte ve toprağın verimini düşürmektedir. Bu erozyon çeşidi bütün ülkelerde görülmekte olup, erozyonla kaybolan toprak verimliliğinin yeniden kazanılması mümkün değildir. Rüzgar erozyonu ile mücadelede başarı sağlanmasına rağmen, su erozyonu ile mücadele çalışmalarında henüz yeterli mesafe alınamamıştır.

2. Rüzgar Erozyonu:

Kurak ve yarı kurak iklime sahip bölgelerde yaygın olan rüzgar erozyonu; yeterli bitki örtüsü bulunmayan oldukça düz ve geniş arazilerde, gevşek yapıdaki kuru ve ince bünyeli toprağın şiddetli rüzgarların etkisi ile parçacıklar halinde yerinden oynatılarak, toz bulutları şeklinde yer değiştirmesi olayıdır.

Rüzgar erozyonu ile toprakta yer yer çukurlar oluşur. Bu çukurlardan çıkan toprak, başka yerlerde toplanarak kum tepeleri meydana getirir. Rüzgar erozyonu; yolları, binaları ve su yollarını etkileyebilir, ayrıca tarımsal alanlarda hasara sebep olabilir.

3. Çığ Erozyonu:

Çığ; yamaç üzerinde toplanan kar kütlesinin, yeni yağan karlarla aşırı yüklenmesi veya yamaçla bağlantısının zayıflaması halinde, herhangi bir etki ile dengesini kaybederek dağ yamacından aşağıya doğru kayması ve yuvarlanması olayıdır.

Çığlar önlerine gelen engelleri tahrip eder, beraberinde toprak, taş ve ağaçları söker götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma olayına çığ erozyonu denir.

4. Yerçekimi Erozyonu (Kitle Hareketleri):

Kitle hareketleri, genellikle ayrışma ürünü olan ve sağlam kaya üzerine oturmuş bulunan örtünün, esas itibariyle yerçekimi etkisi ile küçük veya büyük kitleler halinde yamacın aşağısına doğru yer değiştirmesi olayıdır.

5. Buzul Erozyonu:

Yüksek dağlık arazilerdeki derelerde, çeşitli zamanlarda oluşmuş buzulların parça parça aşağılara doğru kayması sırasında, beraberinde moren (buzultaş) denilen çeşitli büyüklükteki materyal kitlelerini sürüklemesi ile meydana gelen aşınma ve taşınma olayına buzul erozyonu denir.


ÇÖLLEŞME:

Kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanlarda iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri de dahil olmak üzere, çeşitli faktörlerden kaynaklanan toprak bozulmasıdır.

Toprağın aşırı kullanımı, aşırı otlatma, sağlıksız sulama yöntemleri, ormanların tahribi ve özellikle son yıllarda ekolojik dengenin bozulması sonucunda meydana gelen iklim değişiklikleri, çölleşmeyi meydana getiren en önemli etkenlerdir.

Çölleşme ve kuraklık sorunları küresel bir nitelik taşımakta ve dünyanın bütün bölgelerini etkilemektedir. Bu sebeple çölleşmeyle mücadele etmek ve kuraklığın etkilerini hafifletmek için, uluslararası ortak bir eyleme ihtiyaç duyulmaktadır.




Erozyon ve Çölleşmeyi Önlemek İçin Alınabilecek Tedbirler


Erozyon riski yüksek olan, yetersiz toprak özelliklerine sahip, ıslaklık ve iklim şartları dolayısıyla işlenmeye uygun olmayan arazilerde tarım yapılmaması, bu tip arazilerin mera olarak ayrılması veya orman örtüsü altına alınmasının sağlanması,
Yanlış toprak işlenmesi, yanlış ekim ve sulamanın önlenmesi,
Çayır ve mera alanlarının tahribinin önlenmesi ve mevcut alanların geliştirilmesi,
Orman tahribatına son verilmesi, ağaçlandırmanın hızlandırılması ve orman yangınlarına karşı gerekli tedbirlerin alınması,
Su kaynaklarının kaybolması sonucu taban suyunun düşmesiyle toprak tuzlanması oluşmakta, bu yüzden su kaynaklarının korunması gerekmektedir.


ÇEVREORMAN

İLGİLİ KONULAR: EROZYON HAFTASI ETKİNLİKLERİ DEVAM EDİYOR


Devamı İçin Tıklayınız...>>

İnsanoğlu bu tüketim hızıyla 2030 yılında ihtiyaçlarını karşılaması için iki gezegene daha ihtiyaç duyacak.


Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın (WWF), Yaşayan Gezegen 2008 adlı raporunda, insanlığın doğal kaynaklara yönelik taleplerini belirten ekolojik ayak izlerinin Dünya’nın kendini yenileme kapasitesini yüzde 30 oranında aştığı belirtilerek, kişisel tüketim ve nüfus artışı yüzünden son 45 yılda insanın gezegen üzerindeki baskısının iki katına çıktığı kaydedildi.

Bu aşırı kullanımın, ekosistemi tüketmekte olduğu ve çöplerin havada, toprakta ve suda birikmesine yol açtığına değinilen raporda, sera etkisi yaratan gazların salımının neden olduğu iklim düzensizliklerinin, orman kıyımının, su kıtlığının ve biyolojik çeşitlilik kaybının “tüm ulusların kalkınması ve refahını gittikçe daha çok tehlikeye düşürdüğü” ifade edildi.

Raporda ayrıca, dünyanın tüm bölgelerindeki 1686 farklı omurgalı canlı türüne dayanarak yeryüzündeki biyolojik çeşitliliği ölçen Yaşayan Gezegen Endeksi’nde son 35 yılda yüzde 30 oranında azalma kaydedildiği belirtildi.

WWF, Endeksteki bu azalma göz önünde bulundurulduğunda, biyolojik çeşitlilik konusundaki Rio Konvansiyonu’nda hedeflenen 2010 yılına kadar dünyadaki biyolojik çeşitlilikteki erozyonu azaltma amacına ulaşılmasının gittikçe daha şüpheli hale geldiğini belirtti.

Su kaynakları konusunda da, elli kadar ülkenin az veya çok bu konuda bir gerilimle karşı karşıya bulunduğu, iklim değişiklikleri yüzünden, tüm yıl boyunca veya mevsime bağlı olarak su kıtlığına maruz kalan insanların sayısında artış olmasının beklendiği kaydedildi.

..... ...... .....
Bu haber , dün basında yer alan haberlerin arasında , önemli bir yere sahipti. Ama , artık algılama yeteneği iyice dumura uğramış olanlarda pek fazla bir anlam ifade etmedi her zamanki gibi...
Okumakta olduğunuz blogun diğer sayfalarında ,hayvan-insan sözleşmesi isimli yazıda ,insan nüfusunun , doğadaki mevcut tüm dengeleri altüst edecek şekilde kontrolsüz şekilde arttığı , artan bu nüfusun yaşamsal ihtiyaçları için gereken tüketim maddelerinin sağlanabilmesi için daha çok hammaddeye , daha çok tatlısuya , daha çok kaynağa ihtiyaç duyulduğu anlatılmaktadır.
Büyük bir ivme ile artan tüketimin karşılanması için yapılanlar , dünyanın sınırlı kaynaklarının hızla tükenmesine yol açmaktadır.

Olması gerekenin son derece üzerinde populasyonu artan canlıların , doğal düşmanları aracılığı ile , doğada süregelen mevcut denge gereği artışlarının önlenerek aşırı çoğalmalarının önlendiği belirtilen yazıda ,insan adlı canlının doğadaki mevcut bu kuralı ihlal ettiği ,kendisinin aşırı çoğalmasını kontrol altında tutacak doğal etmenleri , üstün zekası ile ortadan kaldırdığı , bu durumun doğada mevcut olan canlılar arasındaki dengeyi kontrol altında tutacak mekanizmanın devre dışı kalmasına yol açtığı bir gerçektir.

Madenler ,doğalgaz ,petrol , tatlısu gibi kaynaklar son hızla tükenmekte , küresel çevre felaketinin saati hızla yaklaşmaktadır

İnsan denilen yaratık , sınırsız ve kontrolsüz artan popülasyonunun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için doğayı acımasızca yoketmektedir.
Ancak ,bu artışın ve doğa tahribatının ilelebet sürme imkanı yoktur.Çünkü insanların yaşaması için gerekli hayati ihtiyaçlar , bir süre sonra , gezegenimizin doğasını ve kaynaklarını tamamen bitirecek , ve bu , dünyadaki canlılığın da sonu olacaktır.
Belki sonraki çağlarda , yeni baştan oluşacak olan dünya ekosisteminde yeni canlı türleri belirecek ,ama muhtemelen ,çağlar önce ,tam olarak bilmediğimiz nedenlerle birden bire dünya üzerinden yokolan dinozorlar gibi , insan denilen yaratık bir daha dünya üzerinde görülmeyecektir.
Ve insan türünün yokolması nedeniyle bu olaya tanıklık etme şansımız da doğal olarak olamayacaktır.


Devamı İçin Tıklayınız...>>

KORUMA ALTINDAKİ DAĞ KEÇİLERİ İHALE İLE AVLANIYOR



Ağustos ayında , basında ilginç bir haber vardı . Fazla dikkat çekmeden gazetelerin sayfaları arasında unutuldu gitti.

Bazı gazete ve internet sitelerinin manşetlerinde de , aşağıdakine benzer başlıklar yer alıyordu :

KORUMA ALTINDAKİ AV HAYVANLARI, AV TURİZMİ KAPSAMINDA İHALE EDİLİYOR. (haberler.com)

Haber dikkat çekiciydi ama basında yeterli ilgiyi görmemişti.

Çevre İl Müdürlüklerince yapılan envanterler sonucunda , popülasyon taşıma kapasitesi üzerindeki 7 yaş üstü erkek hayvanların sınırlı sayıda avlanmasına Çevre ve Orman Bakanlığının izin verdiği ve böylece , koruma altındaki , yani diğer bir deyişle nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan yaban hayvanlarının populasyonunun envanterlerle bulunan limitin üzerine çıkmamasının sağlandığı anlaşılıyor.
Belli bir yaşın üzerindeki erkek yaban keçileri de bu kapsamda yer alıyor.

4915 sayılı avcılık kanunu ve "Yerli ve yabancı avcıların av turizmi kapsamında avlanmalarına ilişkin usul ve esaslar hakkında yönetmelik" kapsamında yaban keçisi ve çengel boynuzlu dağ keçisi avlarına izin verildiğini açıklayan Erzincan Çevre ve Orman İl Müdürü Zakir Karartı, " 2008 yılı için Erzincan'da 10 adet yaban keçisi, 2 adet çengel boynuz dağ keçisi avına izin verilmiştir. Bu kotalardan 8 adet yaban keçisi ve 2 adet çengel boynuzlu dağ keçisinin avlatılması turizm firmaları aracılığıyla yabancı uyruklu avcılara ayrılmıştır. 2 adet yaban keçisinden 1 adedi yerli, 1 adeti ise yerel avcılara ayrılmıştır" dediği naklediliyor haberler.com sitesindeki yazıda.


Bu şekilde , hem belirlenen sayının üzerindeki Yaban keçisi ve Çengel boynuzlu Dağ Keçisi sayısının , yaşama ortamında aşırı bir miktara ulaşmaması , diğer yandan da yabancı, yerli ve yerel avcılara yönelik yapılan satışla bakanlığın gelir elde etmesi amaçlanıyor.


Koruma altında olduğu söylenen türlerin bu şekildeki avlanma yöntemlerinin bir çok çevre il müdürlüklerince de benimsenmekte olduğu görülmektedir.

Cihan Haber Ajansında haber şöyle devam ediyor.

"İki adet çengel boynuzlu dağ keçisi avı için 18 Haziran 2008 tarihinde Çevre İl Müdürlüğü'nde ihale yapıldı. İhaleyi AY-Fİ Turizm Seyahat Acentesi firması 3 bin 100 YTL karşılığında kazandı. Diğer 8 av için ise herhangi bir müracaat olmadı. 2 adet yaban keçisi avı için yerli avcılar bin 200, yerel avcılar ise 600 YTL karşılığında ihaleye girebilecekler.

İhale sonunda avcılar, 1 Ağustos 2008 ile 31 Mart 2009 tarihleri arasında ihale ile aldıkları avları yapabilecekler. Yabancı avcılar, bu tarihler arasında belirlenen 10 günlük süre içerisinde yerli ve yerel avcılarda 5 gün içerisinde avlarını gerçekleştirmek zorundalar."

Adı geçen kamu kuruluşunun yaptığı işlemler tamamen yasal ..

Milli park ya da koruma alanındaki hayvanları mı ,yoksa sözü geçen yaban hayvanlarının genel yaşam alanlarındaki yaban hayvanlarını mı saymışlar ve hangi yöntemlerle yapmışlarsa envanterlerini yapmışlar , nesli tehlikede olan ve Anadolu'ya özgü olan bu yaban hayvanlarının , doğada olması gereken limitin üzerine çıktığını belirleyerek , gerek belli bir yaşın üzerindekilerin avlanması , gerekse fazla çoğalmalarını önlemek üzere , yine yasal yöntemlerle , açık arttırmalı ihale ile , belirledikleri sayıda yaban hayvanı avı için ihale açmışlardır.


Yabancı ve yerli turistler gelip ihaleye girecek , bu arada av turizmi yoluyla devlete gelir sağlanacak .
Av turizmi , safari gibi isimlerle , para karşılığı avlanma , Güney Amerika'da ve Afrika'da da uygulanmış .
Bilmiyoruz , benzer bilimsel envanter yöntemleri oralarda da uygulanmış mıdır ?

Ancak , dünyanın pek çok yerinde , yaban hayvanlarının neslinin tükenmesinin önüne de geçilememiştir.
Bugün Afrika ,Asya ve Amerika'da neredeyse bir çok yaban hayvan türünü , artık doğada görmek mümkün değildir.
Yıllardır kırsal ve dağlık arazide görev yapmış bir kimse olarak , günlerce bir canlıya bile rastlamadan ormanlarda gezdiğim çok olmuştur.
Ülkemizde , dünyada olduğu gibi yaban hayatının yetişme ortamı hızla yokolmaktadır.
Vaktiyle , YSE , DSİ gibi devlet kuruluşları eliyle sulak , sazlık ve bataklık alanların tarım arazisi kazanmak ya da sıtma ile savaş kapsamında tamamen kurutularak sulak alan ekosistemlerinin ve buralara özgü canlıların yokedildiği bir gerçektir.

Bir canlı türünün koruma altına alınacak duruma düşmüş olması ile , belli sayının üzerine çıktığı gerekçesi ile avlanma iznine konu edilmesi , birbiri ile çelişkili gibi görünüyor

Kamu kuruluşları , sadece belirli alanlardaki yanıltıcı olabilecek envanterler ve şablonlara hapsolmuş sayısal verilere dayanarak değil ,yaban hayatının doğal yaşam alanlarını izleyerek , doğayı okuyarak , yaban hayvanlarını nasıl bir gelecek beklediğini iyi irdelemeli ve yaban hayatı , doğal dengenin sürmesi için çok sıkı bir koruma altına alınmalı , avlanmaya mahsus araç gereçlerle av hayvanlarının bulunduğu alanlara girilmesinin önlenmesi gibi köklü önlemler değerlendirilmelidir.



Devamı İçin Tıklayınız...>>
 
Clicky Web Analytics